Aydınlanma & Beyin Sri Bhagavannın Öğretileri

Christian Opitz

Ağustos 2003’ten beri, kendisine Altın Çağ Vakfı ismini veren bir organizasyon bir tür enerji aktarımı şekli veya dikşayı uygulanır hale getirdi; dikşanın insan beyninin fonksiyonlarını kendi gerçek potansiyeline hızla uyandırdığı, sıradan insanlara aydınlanmayı ve derin duygusal şifa sağladığı görülüyor, Altın Çağ Vakfı’nın kurucusu Sri Bhagavan beyindeki biyolojik değişimin önemini onaylayan aydınlanma sürecinin sırrını açığa kavuşturan bir açıklama yaptı. Onun dikşa vasıtası ile beyinde başlatılan değişimler ile ilgili ifadeleri fizik ve nörobilimdeki en ileri bulgular ile doğrulanabilir. Aşağıdaki yazıda, Sri Bhagavan’ın bazı ifadeleri ile fizik ve nörofizyoloji vasıtası ile beyin incelemelerindeki kendi keşiflerim arasındaki karşılaştırmayı sunmak istiyorum.

1. Sri Bhagavan aydınlanma sürecinde zorunlu bir olay olarak parietal loblardaki aktivite bağlantısızlığını tanımlıyor. Parietal loblar bazı nörobilimcilerin ‘oryantasyon ilişki alanı’ veya OAA adını verdikleri şeye ev sahipliği yapar. OAA’nın fonksiyonu bize mekanda oryantasyon (uyumlanma) sağlamaktır. Ayakkabı bağlarınızı bağlayabilmenizi ve kapıdan çıkıp gitmenizi doğal karşılayabilirsiniz, ama bu sadece parietal lobların arka bölümündeki şiddetli nörolojik aktivite nedeniyle mümkündür.

Bu alandaki beyin hasarı bir bardak suyu tutmak gibi en küçük işleri imkansız kılar, çünkü incinen beyin el, cam ve aralarındaki boşluk arasındaki farkı algılayamaz. Fiziksel seviyede, sınırları ve farklılıkları algılama yeteneği işlerimizi yapma yeteneğimiz için zorunludur. Ancak, insan beyninde OAA kronik şekilde aşırı aktiftir. Bu, önemli olarak kaydedilen algılara anlam hissi vermek için tasarlanan bir çift beyin merkezi olan amigdala – hippocampus bağlantısını canlandırır.

Eğer faydalı derecede farklılık ve ayrılık algısı yaratmak için tasarlanan OAA hiperaktif ise, amigdala – hippocampus bağlantısının bu hiperaktifliği yorumlamaktan başka seçimi yoktur; ayrılığın eliniz ve bardak gibi fiziksel nesneler seviyesinde olduğundan daha fazla realiteye sahip olduğunu varsayar. Sonuç şudur; bizler temel olarak, varoluş olarak başka her şeyden ayrıyız.

Beynin benlikten “başka olan”da algıladığı şeyin algısına reaksiyon olarak sürekli şekilde yarattığı benlik hissi, benliğin diğerlerinden mutlak, belirgin ayrılık hissiyle donatılmıştır. Nörobilim derin meditasyon veya duada, parietal lobdaki OAA’nın geçici olarak nörolojik girdiden bloke olduğunu gösterdi.

Ayrı benlik hissi kendi olağan sınırlarını bulamadığı ve onu bulmak için genişlediğinde, bu geçici engin bir şekilde genişlemiş bilinçliliğin hallerini verebilir. Bu geçici bir deneyimdir, ancak OAA’ya nörolojik girdinin baskılanması gibi değiştirilmiş beyin fonksiyonuna bağımlıdır. Birlik bilinçliliğinde daimi kalmayı elde etmek, bu şekilde hemen hemen imkansızdır. Bu, Sri Bhagavan’ın aydınlanmanın kişinin kendi çabaları ile elde edilemeyeceği, ona verilmesi gerektiği ifadesini tekrarlar.

Dikşaların parietal loblarda bir dönüşüm sürecini başlattığı görülüyor, bu süreçte fiziksel sınırlar algılanabilir ama doğal olmayan aşırı aktiflik durur. O zaman amygdala -hippocampus’un varoluşsal ayrı benlik hissini yaratması için bir nedeni veya uyarımı olmaz.

2. Sri Bhagavan ön Lobların aktivasyonunun Tanrı – kavrayışına dahil olduğunu söylüyor. Ayrılık – olmaması, aydınlanma deneyiminin yaşayan Tanrı – varlığı deneyimi ile çakışması gerekmiyor. Sri Bhagavan’ın öğretisinde, aydınlanmadan Tanrı – kavrayışına ilerlemek için parietal loblardaki aşırı aktifliğin deaktivasyonundan daha fazlası gereklidir. Tanrı’nın bir insanın bilinçliliğinde hayat bulması için gerekli nörolojik bir değişim olarak ön lobların aktivasyonundan bahseder. Ön loblar bireysel irade ile ilişkilidir. Birçok mistik gelenek hem Tanrı – kavrayışına bir kapı olarak hem de Tanrı – kavrayışının sonucu olarak bireysel iradenin Tanrı’nın iradesi ile birleşmesinden söz eder. Ancak, eğer ön loblar normalin altında aktif ise bu gerçekleşemez.

Doğada tamam olmayan herhangi bir şeyin kendi tamamlanmasını araması evrensel bir yasadır. Nörofizyolojideki kendi bulgularım (resmi, üniversite – onaylı bilimden sapan) pratik olarak tüm insanların ön loblarının kronik şekilde normalin altında aktif olduğunu gösteriyor. Bu, onların optimuma yakın bir yerde fonksiyon yapmak için yeterli nörotransmitterlere ve elektrik enerjisine sahip olmadıkları anlamına geliyor. Sübjektif deneyim seviyesinde, bu zayıflamış benlik – iradesine ve durgunluk, can sıkıntısı deneyimine eşittir. Can sıkıntısı sadece normalin altında aktif olan ön loblar ile mümkündür.

Tanrı ile mistik birliğe eşlik etmek olarak tanımlanan büyülü yaşam ve büyük mutluluk hisleri için, ön lob aktivitesi için nörotransmitter olan dopamin gereklidir. Dopamin eksikliği kişinin kendi benlik – iradesini devam ettirmeye çalışmasını artırır ve daha büyük realite ile birleşmesine izin vermez, çünkü bireysel seviyede bir şeyler hala tamamlanmamış hissedilir. Bu ölmeye benzer: yaşamının tamamlandığını ve vazifesini gerçekleştirdiğini hisseden bir insan, zamanı geldiğinde ölümü daha kolay deneyimler.

Yaşamında bir şeylerin eksik olduğunu hisseden bir insan hayata daha çok tutunacaktır. Eğer dikşaların ön lobları aktive etme etkisi varsa, bu bireysel iradeye tamamlanma sağlayabilir. Bireysel iradenin tam çiçek açması ile, Tanrı’nın daha büyük realitesi ile doğal olarak birleşecektir. Bu perspektiften, “büyük bir ego” gerçekte kendi tamamlanmasını arayan zayıf bir egonun karşılığından fazlası değildir.

Ama ön lobların ful aktivasyonu ve dopamin doygunluğu olmadan, ego asla kendi tamamlanmasını bulmaz ve sonuç olarak Tanrı ile bütünleşmez. Spiritüel öğretilerde sıkça yapıldığı gibi, büyük bir egoyu ve kişinin bireysel iradesine aşırı düşkünlüğü yargılamak faydasızdır, çünkü zayıf bir benlik – iradesinin, bilinçli niyetlerimiz ne olursa olsun bireye sabitleşmek için doğal bir dürtüsü olur. Çözüm sadece fizyolojik seviyede gerçek bir değişim ile gelebilir, bu bireysel iradeyi daha büyük realiteye teslim olma mücadelesinden özgürleştirir.

3. Sri Bhagavan aydınlanmanın verilmesi gerektiğini, bunun bir armağan olduğunu söylüyor. Son on beş yıldır, Almanya’dan Dr. Hartmut Muller Küresel Ölçekleme adı verilen fiziğin yeni bir paradigmasını geliştirdi. Bu heyecanlı yeni kuantum fiziği bilincin evrenin en temel “maddesi” olduğunu ve tam bir matematiksel formül izleyerek evrendeki her şeyin orijinal tasarımını içerdiğini, şüphenin ötesinde gösteriyor.

Gezegenler, yıldızlar ve tüm galaksiler arasındaki uzaklık, her atomdaki elektronların ve nükleonların (çekirdek parçacığı) arasındaki uzaklık, insan kanının optimum pH’ı ve maddi evrendeki başka her şey aynı matematiksel yapıyı izler. Bu orijinal tasarım öyledir ki, her zaman her şey en az stres seviyesinde ve maksimum verimlilik seviyesinde işler. Bir atom sintropik (aynı yöne çevrilmiş) alan vasıtası ile tüm anlarda Kaynak zekasına uyumludur. Bu sintropik alanlar atomun en az stres miktarı ve maksimum verimlilik ile nasıl fonksiyon göreceğini her zaman “bilmesini” sağlar.

İnsan varlıklarının, bu yaşam ve birliğin sintropik alanlarına uyumlanmalarını bir dereceye kadar kaybetmiş olan yaradılışın tek tezahür etmiş formları olduğu görülüyor. Bu kayıp bireyin beyninde değişiklikler ürettiğinde, onun kendisini birliğin sintropik alanları ile tekrar uyumlaması aşırı derecede zordur, çünkü artık bu alanların ne olduğunu bilmiyoruz. O zaman boşluğu doldurmak için yaşam ile ilgili her türde mitolojiler, dinler, bilimsel teoriler vs üretiriz.

Parietal loblarında aşırı aktif OAA’ya ve normalin altında aktif olan ön loba sahip bir insan aydınlanmayı ayrılık deneyiminden arayacaktır. Tüm spiritüel uğraş ve arayış bir anlamda problemin parçasıdır, çünkü bu birliğin sintropik alanları ile uyumlanma kaybına bir reaksiyon olarak gerçekleşir. Eğer arayışımız probleme dayanıyorsa, çözüm ile bitmesi olası değildir. Eğer birliğin sintropik alanlarına uyumlanma verilebiliyorsa, aydınlanmanın herkes için gerçekleşebilmesi muhtemeldir.

İnsan beyninin orijinal tasarımı yaşamın esas realitesi olarak birliği algılamaktır. Bu orijinal tasarım gizlidir, ama insan bilincinde demirlenmesi için doğal olarak fonksiyon görmeye ihtiyaç duyar. Eğer dikşalar insanın beynini optimum beyin fonksiyonunun sintropik alanlarına uyumluyorsa, bireysel bilinçlilik yakın bir zamanda birlik ile kesintisizliğini kavrayacaktır.

4. Sri Bhagavan aydınlanmanın biyolojik ve genetik bir fenomen olduğunu söyler. Geleneksel spiritüalite çoğu zaman bedene çok az bir statü verir, beden sadece bilincin oturduğu bir gövde, ruhun giydiği bir gömlek olarak görülür. Modern fizik Sri Bhagavan’ın görüşünün, maddenin doğası ile ilgili bildiklerimizle çok fazla uyumlu olduğunu gösteriyor. Madde, enerji ve ruh arasındaki farklı ayırıcı hatlar aldatıcıdır.

1867’de Lord Kelvin tarafından formüle edilen atomun parlak vorteks modeline dayanarak, her atomun tüm evrenin boyutuna sahip olduğunu ve algıladığımız maddi nesnelerin sadece atomların en yoğun veçheleri olduklarını görebiliriz. Madde artan yoğunluk kazanan enerji vortekslerinin enerjisel sürekliliğinin sonucudur. Max Planck’ın 1910’da tanımladığı gibi, bu enerji yoğunlaşması sürecinde, madde, madde ve formsuz ön – madde enerjisi arasında saniyede milyarlarca kez dalgalanır.

Bu perspektiften, spiritüel dönüşümün fiziksel seviyede demirlenmesi gerektiğini kabul etmek anlamlıdır. Tezahürün en yoğun seviyesine eriştiği zaman, tüm diğer seviyeler otomatik olarak dikkate alınır, çünkü madde yaradılışın yüksek boyutlarından yoksun değildir. Tersine, madde çok yoğun görünür, çünkü tüm diğer seviyeleri içerir. Böylece maddi veya biyolojik seviye aydınlandığı zaman, başka her şey buna dahildir.

Genetik seviyede, insan DNA’sının 173 santim uzunlukta olduğunu not etmek ilginçtir. Sadece 3 santimi genetik bilgiyi taşır. Modern biyokimya doğanın bu görünürdeki savurganlığına şaşırır ve DNA intronlarının aktif olmayan parçalarını atık malzeme olarak adlandırır. Bu çok sorgulanır bir kabuldür, çünkü doğa hiçbir yerde atık üretmez. Benim fikrime göre intronlar insan varlığının gizli spiritüel potansiyeline eşittir.

Dikşaların, fotonlar ile DNA’nın inert (hareketsiz) parçalarını doldurduğunu, böylece onları aktive ettiğini düşünüyorum. Fotonlar doğanın süptil enerji ve madde arasındaki köprüsüdür. Foton rezonansı, süptil alemlerden gelen bilginin DNA’dan hücreye aktarıldığı işlemdir. 3 santimlik aktif DNA malzemesi hayatta kalmak için gerekli olan bilgiyi taşır, ama DNA molekülünün kalanı aktive olduğu zaman (foton rezonansını kullanabilmek), hayatta kalmanın ötesine, tam potansiyelimize uyanmaya ilerleyebiliriz.

5. Sri Bhagavan Kollektif Zihnin veya Kadim Zihnin, bireysel Zihin halimizi belirlediğini söyler. 1950’lerde, Montreal Üniversitesi’nde endokrinolog olan Dr. Hans Selve her normal insanın beyninin, sadece ciddi yaşam –tehdit edici bir durumda uygun olan hayatta kalma stresinin kronik (süreğen) halinde olduğunu gösterdi. Bu stres yanıtı, onu artık özellikle stres verici olarak algılamadığımız çok derin şekilde adapte olduğumuz bir şeydir.

Ancak bu stres yanıtı halinde, çevremiz ve kollektif bilinçdışı tarafından çok fazla koşullandırılıyoruz. Beyin araştırması stres karşılık modellerinin beyinde yüksek – frekansta beta dalgalarının hakimiyetine neden olduğunu gösteriyor. Beta’da iken, beyin sadece büyük ölçüde çevremizden ve kollektif insan bilincinden benimsediğimiz ilkel uyarıya – karşılık modellerini uygulayabilir. Beta ayrıca bedenin en az kendini – iyileştirme yeteneğinin olduğu haldir. Spiritüel uygulama bir dereceye kadar beynin stres yanıtını gevşetebilir ve daha da yavaşlamış alfa, teta ve delta dalgalarını sağlayabilir.

Ancak, araştırmalar bireysel spiritüel uygulamanın, verilen yaşam ve birliğin sintropik alanları ile uyumlamadan daha az etkili olduğunu gösteriyor. Issız ortamlardaki yeteneklerde önde giden uzmanlardan biri olan Tom Brown, Jr.’ın okulunda, bir nörobilimci saf ıssızlıkta zaman geçirmenin etkilerini inceledi. Onun bulguları şaşırtıcı. Bir aceminin birkaç saat alfa halini sürdürmek için bir yıl meditasyon uygulaması yapması gerekirken, yaşamlarında hiç meditasyon yapmamış olan insanlar saf ıssız ortamlarda 48 saat kaldıktan sonra saatlerce derin alfa halini sürdürebiliyorlar.

Doğa, yaşamın sintropik alanlarına uyumlu olduğundan, insan beynini kendi sintropik alanlarına, uyumlanmamış bir beynin çaba ile uyumlanmayı aramasından çok daha hızlı çekebilir. Benim görüşüme göre, bireysel uygulamada, uygulayıcının uyguladığı enerjinin çoğu uğraş ve yoksunluğun Kadim Zihninden gelir, araştırma probleme çok fazla dayanır ve çözümde değildir.

Sonuç

Birçok bilim adamı ve spiritüel lider bilim ve spiritüelliğin evliliğini ister. Modern bilim 17 nci yüzyılda kör imana bir reaksiyon olarak kurulduktan sonra, yaklaşık iki yüzyıl bilim adamları Dekart ve Newton’un objektivist – mekanikçi dünya görüşünü doğrulamaya çalıştı.

20 nci Yüzyılda, bu araştırma sonunda kuantum fiziğinin sersemletici keşifleri ile birleşti, bu keşifler mistiklerin binlerce yıl realiteyi çok doğru tanımlamış olduklarını gösterdi. Şimdiye kadar kayıp olan şey, bilimsel, kesin ve tekrarlanabilir sonuçlar veren spiritüel bir dönüşüm sistemi idi. Bana göre, bilimsel araştırmalardan, Sri Bhagavan’ın çalışması muhtemelen küresel ölçekte bu tür sonuçlar veren spiritüel bir sistemdir.