BEKLENMEDİK MİSAFİR

Yüzlerce yıl önce, evleri küçük bir baraka olan çok fakir bir adam ve eşi yaşıyordu. Adamın adı Yusuf, eşininki Rabia idi. Sahip oldukları tek şey cılız bir inek idi, bu inekten sağladıkları süt ve peynir ile kendilerini besliyor ve geçimlerini zar zor sağlıyorlardı.

Bir öğleden sonra, güneşin batmasından çok az önce, Yusuf kapının çalındığını işitti ve açtığında şaşkınlıktan dona kaldı. Önünde çok iyi tanınan muhterem bir zat duruyordu. Ona arkasında saygıyla duran birkaç öğrencisi eşlik ediyordu.

“Bütün gün yoldaydık, neredeyse güneş batıyor” dedi muhterem zat. “Akşam yemeğinde size katılabilir miyiz?”

Üstat ve öğrencilerinin barakaya girmesi için yana çekilirken “Elbette, elbette” dedi Yusuf. O anda, ocakta durmakta olan eşi omzundan ona baktı. O da çok şaşırmıştı ve büyük üstadın aniden ortaya çıkmasıyla biraz da korkmuştu.

“Çok iyi o zaman” dedi Üstat etrafa göz atarak. “Ama öğrencilerim ve benim çok aç olduğumuzu söylemeliyim. Biraz et, biraz taze sebze ve elbette iyi şarap istiyoruz. Bunları temin edebilir misiniz?”

Yusuf tereddüt etti, ama sonra hevesle başıyla onayladı. “O, evet” dedi. “Bu bizim için büyük bir onurdur ve size tam arzu ettiğiniz şeyleri vermek isteriz. Karımla konuşmama izin verin…”

O ve eşi odanın bir köşesine çekildiler. Rabia endişeyle “Ne yapacağız?” diye sordu. “Bu adamlara istedikleri şeyleri nasıl vereceğiz? Etimiz ya da taze sebzemiz yok, içtiğimiz şarap çok değersiz”

Yusuf bir an düşündü. Sonra, “Yapılacak tek bir şey var. Yiyecekleri almak için ineği satmak zorundayım. Harcayacak zaman yok!”. Ve karısı protesto etmeden önce, aceleyle kapıdan çıkıp gitti.

Bir saat içinde, Yusuf tam olarak Üstadın istediği yiyeceklerle geri döndü ve Rabia bunları aceleyle hazırladı. Ama büyük Üstat yemeye başlayınca, Yusuf ve Rabia onun ne kadar çok yiyip içtiğine şaşırıp kaldı. Tabaktaki yemeği bitirir bitirmez, anında daha fazlasını istiyordu. Yemek makinesi gibiydi! Öğrenciler bile şaşırmıştı. Sanki Üstat her şeyi yemeye niyetliydi.

Son lokmayı da yuttuktan sonra Üstat sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı. “Çok lezzetliydi! Çok teşekkür ederim” dedi. “Şimdi yol için enerjimizi yüklendik, yolumuza devam edeceğiz.” Ve birdenbire öğrencileriyle birlikte geldikleri gibi gittiler.

Rabia kapıyı kapatırken, “Pekala, bu tam bir bela” dedi. “Şimdi hiçbir şeyimiz yok, cılız ineğimiz bile! Ne yapacağız, Yusuf? Açlıktan öleceğiz”

Ağlayan karısını görmeye dayanamayan ve ne yapacağını bilmeyen Yusuf kapıyı açtı ve soğuk gecede kendini dışarı attı. Kısa süre sonra kendini ormanda yürürken buldu, nereye gittiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Karısıyla birlikte karşılaştığı bu berbat zor durumu çözmek için ne yapacaktı? Sonra, düşünmeden gözlerini kapattı, dizlerinin üzerine çöktü ve dua etmeye başladı. Kalbinin derinlerinden asla sahip olmadığı şeyler için dua etti – sadece kendisi için değil, uzun zamandır ıstırap çekmekte olan eşi için de.

Tam o sırada, Yusuf arkasındaki çalılıklardan gelen bir ses duydu ve gözlerini açınca açıklık alanda sendeleyen birini gördü. Yaşlı bir adamdı, iyi giyimliydi ama darmadağınıktı, görünüşe göre sarhoştu. Ama Yusuf’u görünce gözleri mutlulukla parıldadı.

“Burada birinin olmasına çok memnunum” dedi yaşlı adam, sözcükleri ağzında geveleyerek. “Tek başıma ölmek istemiyorum.”

“Ölmek mi?” dedi Yusuf, ayağa kalkarak. “Ölmeyeceksin. Sadece biraz fazla içmişsin.”

Ama Yusuf yaşlı adama yaklaşırken, yaşlı adam inledi ve yere düştü. Yusuf onun yanında diz çökerken, adam acı dolu hikayesini anlattı. Çok zengindi, ama ailesinin önem verdiği tek şey parasıydı. Aslında, her şeyine sahip olmak için akbabalar gibi adamın ölmesini bekliyorlardı.

“Ama onlara sürpriz yapacağım” dedi yaşlı adam hazin bir gülümsemeyle. “Tüm hazinemi buraya bu ormana gömdüğümü bilmiyorlar. Hiç bir şey alamayacaklar, çünkü hiçbir şey hak etmiyorlar!”

“Başına bunların gelmesine üzüldüm” diye yanıtlar Yusuf. “Burası soğuk, dinlenmen için sıcak bir yere ihtiyacın var.”

Yaşlı adam başını salladı. “Bunun için çok geç” dedi. “Ama bana karşı o kadar naziksin ki. Bana yıllardır bu şekilde davranan hiç kimse olmadı, nezaketinin karşılığını vereceğim. Burada… Bak…”

Ama ceketinin cebine ulaşırken, öksürmeye başladı. Sonra, aniden sessiz kaldı ve gözleri kapandı. Yusuf ona yardım etmek için hızla eğildi, ama adam ölmüştü.

Şimdi Yusuf daha çok korkmuştu ve kafası karışmıştı. Yanındaki bedene baktı, adamın ölmeden hemen önce cebinden çıkardığı kağıt parçasını gördü. Nazikçe kağıdı alıp açtı. Bunun bir harita olduğunu görerek şaşırdı, haritayı takip ettiğinde gömülmüş olan hayal edebileceğinin ötesindeki hazineyi keşfetti.

Beş yıl geçti. Bir gün büyük Üstat ve öğrencileri yolculukları sırasında yine aynı yerden geçerken karşı yönden gelen güzel bir binek arabası gördüler. Öğrenciler arabaya bakarken, yıllar önce onlara yemek sunmak için çabalayan fakir adamı görünce şaşırdılar. Yanında eşi oturuyordu ve çok zengin görünüyorlardı, hiç dertleri yokmuş gibiydiler.

Öğrenciler açıklama almak için Üstatlarına döndüklerinde, sanki bu onun beklemekte olduğu şeymiş gibi sadece sakince gülümsedi. “Görüyorsunuz” dedi öğrencilerine, “Neşeli, başarılı ve zengin olmak Yusuf’un kaderiydi, ama onun için gerçekten anlamı olan şeyleri istemeyi asla düşünmedi. Tek cılız ineği ile birlikte yaşamının kalanını geçirmekten hoşnut olacaktı. Bu nedenle bundan kurtulması için ona yardım etmek zorunda kaldım.”

Michael Berg – The Secret