KELİMELER YAZGILARI DEĞİŞTİRİNCE

E789F0CA8E24424F9599E03156C90408

O esnada bir grup köylünün bize doğru geldiğini gördük. Köylüler kalabalık değildi, çoğu da yaşlıydı. Karşılarına kimin çıkacağına aldırmadan, Anastasya’yı korumak için korkusuzca ve kararlılıkla ilerliyorlardı.

Yanımıza vardıklarında, grubun önünde yürüyen eli kürekli, lastik botlar giymiş ihtiyar durunca diğerleri de durdu. İhtiyar Anastasya’ya baktı ve saygıyla onu selamladı.

Onlar konuşurken ihtiyarların arasından altı yaşlarında, sarı benizli, zayıf küçük bir kız öne çıktı. Üzerinde büyük birine ait olduğu anlaşılan, kıza göze uydurulmuş eski bir ceket vardı. İncecik bacaklarını yamalı bir çorap örtüyordu ve küçücük ayaklarına da eski püskü botlar geçirmişti.

Sonradan kızın adının Anyuta olduğunu öğrendim. Doğuştan kalp hastalığı olan bir çocukmuş, henüz altı aylıkken annesi onu şehirden getirip ihtiyarlara bırakmış ve bir kere bile kızını görmeye gelmemişti; bir inşaat firmasında dekoratörlük yapıyormuş. Anyuta, Anastasya’nın yanına gidip eteğinden çekiştirerek yalvarmaya başladı:

“Biraz eğil Anastasya teyze, bana doğru eğil.”

Anastasya küçük kıza baktı ve önüne çömeldi. Kız bir çırpıda başındaki eski beyaz örtüyü çıkardı. Kenarını ıslatıp dikkatlice Anastasya’nın yüzünde kurumuş kanın son damlasını temizlerken:

“Artık sahildeki küçük kütüğüne oturmaya hiç gelmiyorsun Anastasya teyze. Dedem önceden daha sık geldiğini söyledi. Kütüğe oturup nehri izlermişsin. Artık gelmiyorsun. Dedem hep oturduğun o kütüğü gösterdi bana Anastasya teyze. O gösterdiğinden beri ben de senin kütüğüne gitmeye başladım. Orada tek başıma oturup hep senin gelmeni bekliyorum. Seni görmeyi çok istiyordum. Sadece sana söyleyeceğim bir sırrım var. Ama oturup da nehri izlemeye hiç gelmiyorsun kütüğüne. Belki de kütük çok eski olduğundandır, değil mi? Dedemden istedim, o da sana yeni bir tane getirdi. Orada, eskisinin tam yanında duruyor.”

Küçük kız Anastasya’yı elinden tutup kütüğe doğru çekiştirmeye başladı.

“Haydi gel gidelim, gidip yeni kütüğe oturalım Anastasya teyzeciğim. Dedem baltasıyla iki yer yaptı oturmak için. Sen geldiğinde beraber otururuz diye ben istedim bunu.”

Anastasya küçük kızın isteğine uydu ve beraberce giderek kütüğün üzerine oturdular. Bir süre sessizce oturdular. Kimseye aldırış etmiyorlardı. Sanki etraflarında başka kimse yoktu. Hepimiz sessizce, kıpırdamadan duruyorduk. Sonra küçük kız konuşmaya başladı:

“Anneannem bana senden çok bahsetti Anastasya teyze. Anneannem öldüğünde dedeme sordum seni. O da anlattı. Dedem ne zaman seni anlatsa, sana söylemem gereken sır aklıma gelir. Dedem bunu bana küçükken, kalbim iyi çalışmazken söylemişti. Düzgün atmıyormuş. Bir defasında hiç atmamış. O zaman Doktor teyzeyi getirmişler motorla. Doktor teyze de şöyle demiş: Bu kadar kötü durumdaki bir kalbe yapacak bir şey yok, kimsenin sözünü dinlemiyor. Çok geçmeden ölür.

Dedem senin o sırada eski kütüğüne oturup nehri izlediğini anlattı Anastasya teyze. Sonra kalkıp bizim kulübeye gelmişsin. Beni kucağına alıp dışarı çıkmış, sonra yere yatırmışsın. Sen de yanıma uzanıp elini göğsüme koymuşsun Anastasya teyze. Kalp atışımı hissedebildiğin yere. Bak tam – küçük kız, Anastasya’nın elini cılız göğsünün sol tarafına yerleştirdi – buraya. Dedem senin de yanıma uzandığını söyledi; sen de nefessiz kalmış gibiymişsin, çünkü kalbin benimki gibi yavaş atmaya başlamış. Sonra senin kalbin hızlanmış, benimkini de çağırmış. Benim kalbim de seninkini dinlemiş ve birlikte düzgün atmaya başlamışlar. Dedem böyle anlattı. Bunlar doğru mu? Doğru mu Anastasya teyze?”

“Evet Anyuta. Deden sana doğru anlatmış. Artık kalbin hep iyi olacak.

“Kalbin benimkini çağırdı, o da senin kalbini dinledi mi yani? Dinledi, değil mi?”

“Evet, Anyutacığım dinledi.”

“Şimdi sana sırrımı söyleyeceğim Anastasya teyze. Bu çok ama çok önemli bir sır!”

“Söyle bakalım, neymiş o önemli sırrın Anyuta?”

Anyuta kütükten kalktı, Anastasya’nın önünde küçük ellerini göğsüne bastırarak durdu. Sonra birden… birden küçük Anyuta, Anastasya’nın dizlerine kapandı ve sesindeki heyecanı zor zaptederek şöyle dedi:

“Anastasya teyze, benim tatlı Anastasya teyzeciğim, kalbine bir sorsana! Lütfen sor bakalım, annemin kalbini de çağırır mı? Bir güncük de olsa beni görmeye gelsin. İşte benim sırrım. Kalbin… annemin kalbini… kalbini…”

Anyuta heyecandan tıkanmıştı; susup gözlerini Anastasya’ya dikti.

Anastasya gözlerini kısıp önünde diz çökmüş kızın ardına, uzaklara baktı. Sonra tekrar kıza baktı ve sakince çocuğa korkunç gerçeği yineledi. Bir yetişkinle konuşur gibiydi:

“Anyuta tatlım, kalbim anneni çağıramaz. Annen şehirde, çok uzak bir yerde. Mutluluğu bulmaya çalıştı, ama bulamadı. Bir evi, sana hediyeler alacak parası yok. Hediye alamadığı sürece gelmek de istemiyor. Şehirde hayatı çok zor. Ama seni gelip görme imkanı bulsa, bu onun için daha da zor olurdu. Seninle karşılaşmak, onun için acı, kahredici bir deneyim olurdu. Seni bu kadar hasta ve eski püskü giysiler içinde görmek onun hayatını daha da zorlaştırır, daha da acı hale getirir. Köyde ne kadar izbe, pis ve döküntü bir evde yaşadığını görmek onu kahreder. Bunları görmek annen için her şeyi daha güçleştirir, çünkü artık senin yararına herhangi bir şey yapabileceğine inanmıyor. Elinden geleni yaptığına ama kaderinin böyle çizildiğine inanıyor. Her yanı, hayal edebileceğinden çok daha fazla umutsuzlukla dolu.”

Küçük Anyuta korkunç gerçeği dinlerken minik bedeni titredi.

Bir çocukla böyle konuşmak bana korkunç bir gaddarlık gibi gelmişti. Masum bir yalanın buraya daha uygun olabileceğini düşünmüştüm. Küçük kızın başını okşayıp annesinin yakında geleceğini, mutlu bir karşılaşma olacağını söylemek gibi.

Ama Anastasya tam tersini yapmıştı. Bu korumasız, çaresiz küçük kıza tüm acı gerçeği söylemişti. Bir süre küçük kızın titreyen bedenini izledikten sonra tekrar konuşmaya başladı:

“Anyutacığım, anneni sevdiğini biliyorum.”

Gözyaşlarına boğulmak üzere olan çocukcağız, ‘Sev… seviyorum. Zavallı… sevgili anneciğimi seviyorum…’ diye karşılık verebildi ancak.

“O zaman anneciğini mutlu et. Bütün dünyada bir tek… bir tek sen onu mutlu edebilirsin. Üstelik çok da kolay bu. Sağlıklı ve güçlü ol, şarkı söylemeyi öğren. Şarkıcı olursun. Muhteşem, duru sesin ruhunla beraber söyler. Belki yirmi yıl sonra annenle karşılaşırsın, seni görmek onu çok mutlu eder. Ama belki de annen önümüzdeki yaz seni görmeye gelir. O zamana kadar sağlıklı ve güçlü olmalısın. Gelişine hazırlıklı olmalısın. Anneciğine bazı hediyeler hazırlamalısın. Ona ne kadar güçlü ve güzel olduğunu gösterip, onu o kadar mutlu et ki karşılaşmanız gerçekten neşe dolu olsun.”

“Ama ben hiçbir zaman sağlıklı ve güçlü olamayacağım.”

“Nedenmiş?”

“Doktor teyze var ya. Hani beyaz önlük giyen. Doktor teyze anneanneme söylemişti. Şunları söylediğini kendim duydum: Bu çocuk hep zayıf kalacak. Çünkü bir biberon bebeği. Ben biberon bebeğiymişim. Annem bana küçükken memesinden süt verememiş. Anneciğimin memesinde süt yokmuş. Çocuklar küçükken hep annelerinin memelerinden süt içermiş. Bir keresinde köye bebekli bir teyze gelmişti. Geldiği eve gitmiştim. Bebeklerin annelerinin memesinden nasıl süt içtiğini görmek istiyordum. Orada hiç ses çıkarmadan oturmaya çalıştım. Ama beni dışarı kovaladılar. Anne – teyze, Niye bana gözünü kırpmadan bakıyor, dedi. Bir şey kaçıracağım diye gözümü kırpmaya korkuyordum da.”

“Hiçbir zaman sağlıklı ve güçlü olamayacağını söylerken Doktor teyzenin hata yapmış olabileceği hiç aklına geldi mi Anyuta?”

“Nasıl hata yapmış olabilir? Beyaz önlüğü var. Herkes onu dinliyor: Dedeler, anneanneler. Her şeyi biliyor. Benim biberon bebeği olduğumu da biliyordu.”

“Neden meme emen bebek görmeye gittin?”

“Annesinin memesini emince, bebeğin nasıl iyi olacağını görebileceğimi sandım. Onun iyi olduğunu görünce ben de daha iyi olurdum belki.”

Anastaya sakin, emin bir sesle şöyle dedi:

“İyileşeceksin Anyutacığım. Sağlıklı ve güçlü olacaksın.”

Sonra yavaş yavaş hırkasının düğmelerini açtı ve göğüsleri göründü.

Anyuta, biraz da bu ani hareketin verdiği şaşkınlıkla, Anastasya’nın çıplak göğüslerine bakakaldı. Meme uçlarından küçük süt damlaları sızmaya başladı birden.

“Süt… Anne sütü! Anastasya teyze sen de mi bebek emziriyorsun? Sen de mi annesin?”

“Bu sütle küçük oğlumu emziriyorum.”

Bu arada süt damlaları sızmaya devam ediyordu. Damlalardan biri esen meltemle kaydı. Hafif bir esinti, damlalardan birini Anastasya’nın göğsünden uçurdu…

Anyuta’nın cılız bedeni yay gibi fırlayıp süt damlasına doğru atıldı. O çelimsiz, hasta küçük kız bir damlayı yakalayabilecek kadar çevikti.

Kızcağız yere düşerken avuçlarını açıp damlayı yakalamayı başarmıştı.

Dizlerinin üzerinde doğrulup sımsıkı kapadığı avuçlarını yüzüne yaklaştırdı ve ağır ağır açıp tuttuğu ıslak noktaya baktı. Sonra ellerini Anastasya’ya uzattı.

“İşte. Onu yakaladım. İşte burada. Oğlunun sütü ziyan olmadı.”

“O küçük damlayı sen kurtardın Anyutacığım. O artık sana ait.”

“Bana mı?!”

“Evet, sadece sana.”

Anyuta avuçlarını tekrar yüzüne yaklaştırdı ve dudaklarını damlaya değdirdi. Cılız küçük kız, gözlerini kapayarak avuçlarını uzun süre dudaklarına bastırdı. Sonra ellerini iki yana indirdi, Anastasya’ya bakıp, minnettarlıkla fısıldadı:

“Teşekkür ederim!”

“Yanıma gel Anyutacığım.”

Anastasya küçük kızı omuzlarından tuttu. Saçlarını okşayıp kucağına oturttu, sonra sanki bebekmişçesine yavaşça başını göğsüne yaslayıp usulca şarkı söylemeye başladı.

Anyuta’nın dudakları Anastasya’nın göğüslerinden birine çok yakındı şimdi. Yarı uyku halindeki Anyuta dudaklarını ağır ağır biraz daha yaklaştırdı Anastasya’nın göğsüne; ıslak meme ucunu hissettiğinde ürperdi ve iştahla Anastasya’nın sütle dolu memesini emmeye başladı.

Yaklaşık dokuz dakika sonra kendine geldi küçük kız. Kafasını kaldırdı ve Anastasya’nın kucağından yere atladı.

“Ay… ben… ben ne yaptım? Oğlunun sütünü içip bitirdim.”

“Endişelenme Anyutacığım. Ona da yeter. Sen sadece göğüslerimden birinin sütünü içtin, diğerinde hala ona yetecek kadar süt var. Oğlum çiçeklerin polenleriyle beslenebilir. İsterse tabi. İşte şimdi ihtiyacın olan şeyi aldın, güçlü, güzel ve mutlu olamamaktan korkma artık. Şimdi hayatın sana her gün getirdiklerinden kendi mutluluğunu yaratabilirsin.”

“Güçlü ve sağlıklı olacağım. Anneciğimi nasıl karşılayacağımı düşüneyim, beni görünce üzülmesin, hep mutlu olsun. Yalnız şarkı söyleyemem. Önceden anneannemle şarkı söylerdim. Ama o öldü. Dedeme yalvarıp duruyorum ama o şarkı söylemez. Sadece votka içtiğinde şarkı söyler, ben de ona eşlik ederim. Ama onunla söylemek benim için zor oluyor çünkü sesi karga gibi. Radyoyla beraber söylemeyi de denedim ama alıcımız ço keski, o kadar cızırdıyor ki kelimeleri anlayamıyorum.”

“Sözsüz söylemeyi dene Anyutacığım; kuşların ötüşünü, suyun şırıltısını, rüzgarın yaprakları hışırdatmasını, dallar arasında çıkardığı uğultusunu taklit etmeye çalış. Otlar arasında da bir sürü ses vardır. Dinlemek istediğinde çevrende bir sürü duru ses duyarsın. Sesinle onları taklit etmeye çalış. Onlar senin en iyi öğretmenin olacak. Artık gidiyorum Anyuta, hoşça kal. Artık gitmem gerek.”

Anastasya kütükten kalktı. Anyuta, etrafındaki sesleri dinleyerek oturmaya devam etti. Tek başına oturan Anyuta, herhalde anneannesinden duyduğu eski bir şarkıyı söylüyordu. Ama ne söylemek! Duru sesi, inanılmayacak kadar tiz notalara yükselerek çevrede çınlıyor, insanın ruhunu büyülüyordu.

Kendi Mutluluğunu Yaratmak

Anastasya’nın konuşmasından sonra küçük kızla annesin yazgılarının değiştiği kanısına nereden vardın?

“Daha önce söylediğim gibi, ben bir akademisyenim, psikoloji ilgi alanımdır. Bir akademisyen olarak sana şu kadarını söyleyebilirim: Anastasya, Anyuta’nın yaşam planını tamamen değiştirdi.

İhtiyarların insafına terk edilmiş hasta, küçük kızcağız, annesinin gelmesini bekleyerek pis kulübenin bir köşesinde çaresiz oturuyordu. Çocuğa, “Annen gelecek. Seninle oyunlar oynayacak, sana hediyeler getirecek” diye vaatler verip duruyorlardı. Yalan söylemekle iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlardı çünkü. Bu arada annesi ise şehirde, umutsuzluktan kendini içkiye vermişti. Yalan yanlış vaatler, çocukcağızı manasız bir bekleyişe mahkum etmişti.

Biz de hayatımızda çoğu zaman yukarıdan bir şeyler bekleriz. Birisi gelip bizi mutlu etmeli, yazgımızı da değiştirmelidir sanki.

Anastasya basitliği ve içtenliğiyle yazgıyı değiştirdi. Düşünsene, en basit sözcükler yazgıyı değiştirebiliyor.

Anastasya ile Anyuta’nın konuştuğu kasedi çok dinledim. Sanırım, bir başkası da o kızla aynı şekilde konuşsa, yine aynı etkiyi yaratacaktı. Anastasya gibi konuşmak pek de zor değil. Önce yalan söylememeli. İnsanlara yardım etme isteğinde samimi olmalı. Acıma değil ama yardım. Karmanın dogmalarından azat etmeli kendini ya da daha iyisi, onlardan daha güçlü olmalı. Elbette, karmanın, çaresizliğin, yazgının küçük, hasta bir kız için ne ifade ettiği üzerine pek çok şey söylenebilir. Ama Anastasya bu çaresizlik duygusundan çok daha güçlüydü. Hatta bu duyguya hiç yüz vermedi. Bir başkası da bunu yapabilir. Yalnız bu sözcükleri yerinde ve zamanında, belli bir sırayla söylemek gerek. Bunu bilinçli olarak yapmaksa çok güç. Ancak Anastasya’nın düşünce saflığına sahip biri bu sözcükleri yerli yerinde ve belli bir sırada söyleyebilir ki, etkili olmasının sebebi de budur.”

“Tüm bunlar senin teorilerin, varsayımların. Hem birtakım sözcüklerin yazgıyı değiştirip değiştirmeyeceğini anlamak için gerçek hayata, geleceğe bakmalı. O küçük kızın hayatında ne değişmiş olabilir ki? Tabii bir mucize falan olmadıysa.”

“Mucize de oldu. Tüm mucizelerin bizim içimizde olduğu ortaya çıktı.”

“Ne tür bir mucize oldu ki?”

“Küçük Anyuta yeniden programlandı. Kendisinin ve çevresindekilerin etrafındaki tüm karma zincirlerinin hepsi kırıldı.”

“Kırıldı da ne demek? Bunu nerden biliyorsun ki?”

“Biliyorum. Köye sonradan gittim. Onunki cızırtılı olduğundan, Anyuta’ya kendi radyomu hediye etmeye, bir de çatıya onun için bir anten dikmeye karar vermiştim. Ahşap kaldırımdan Anyuta’nın evine doğru yürüyordum. Eskiden çürük olan kaldırımın tahtaları yenilenmişti. ‘Vay canına, bunun sebebi ne acaba?’ diye düşündüm. Anyuta’nın dedesi verandada oturmuş çizmelerini yıkıyordu. Selam verip neden geldiğimi anlattım.

‘Pekala’ dedi, dede. ‘Öyleyse geç içeri. Yalnız şu pabuçlarını çıkar. Gördüğün gibi yeni kurallarımız var artık.’

“Ayakkabılarımı verandada çıkardım. İhtiyarla birlikte içeri girdik. İçerisi herhangi bir köy evinden farksızdı, yalnız son derece temiz ve rahat görünüyordu her şey”

‘Bunlar hep torunumun sayesinde’ diye açıklama yaptı ihtiyar. ‘Epey uğraştı. Yerleri sildi, her şeyi tekrar tekrar yıkadı. Bir hafta boyunca sabahtan akşama dek didindi durdu; kurulu zemberek gibiydi. Biraz dinleniyor sonra tekrar temizliğe başlıyordu. Beni de duvarları beyaza boyamaya ikna etti. Eve kazara çizmelerime girersem iz bırakıyor; torunum da eline bir bez parçası alıp temizlemeye koyuluyor. Ben de en iyisi iz yapmamak dedim. Terliğimiz yoktu. Anyuta da eski galoşları terlik niyetine kullanmaya başladı. İşte giy şu galoşları. Keyfine bak.’

Üzerine ski fakat temiz bir örtü serilmiş masaya oturdum. Örtünün bir yeri yırtılmış ve tavşan şeklinde kesilmiş bir parça renkli bezle, olabildiğince özenle yamanmıştı, bir çocuk elinden çıktığı belliydi yani. Masanın ortasında billur bir bardak içerisine peçete yerine özenle kesilmiş defter yaprakları yerleştirilmişti.

‘Köyünüzü geliştirmeye başlamışlar’ dedim ihtiyara. ‘Anlaşılan yönetiminiz dikkat etmeye başlamış, kaldırımları da onarmışlar.’

‘Yönetimle ilgisi yok’ diye cevapladı ihtiyar. ‘Bizimle hiç ilgilenmezler hatta. Bunlar hep torunum Anyuta’nın işi.’

‘Nasıl, Anyuta mı? İyi de kaldırımı onarmak için çok küçük. O tahtalar çok ağır.’

‘Evet ağırdır… Geçenlerde ava gitmeye hazırlanıyordum. Komşumdan Anyuta’ya bakmasını rica ettim. Torunumsa şöyle dedi: Sen git dedeciğim, işine bak. Merak etme ben kendi kendimi idare ederim. Yalnız ambarın yanında duran tahtaları kesmeme izin ver yeter.

‘Şaşırmıştım tabii ama hoşuna gidiyorsa bırakayım oynasın dedim. Ona bir parça tahta, testere hazır edip ava gittim. Gerisini komşum anlattı.

‘Anyuta kaldırımdaki çürük bir tahtayı sökmüş. Bir iple ölçü almış ve ona verdiğim tahtayı ölçüye göre kesmeye başlamış. Komşumun dediğine bakılırsa, bu işe günün yarsını harcasa da bir şekilde becermiş. Sonra kestiği parçayı kaldırıma götürüp çürük olanla değiştirmiş.’

‘İyi de öyle sıska, güçsüz bir kız, koca bir tahta parçasını nasıl taşır?’

‘Bir yardımcı bulmuştu. İki ay önce sahipsiz kalmış bir köpekle, bir Sibirya laykasıyla dost olmuştu. Bizim köyün diğer ucunda yaşayan yaşlı bir kadın geçenlerde öldü. Geriye sağlıklı bir köpek bıraktı. Daha cenaze töreninde Anyuta köpeği sevmeye başlamıştı. Sonra yemek de vermeye başladı. Anyuta köpeği birkaç gün besledi. Köpek de ardından gitmeye başladı, artık bir an bile ayrılmıyor yanından. Torunuma her şeyde yardımcı oluyor. İşte tahtayı da onun yardımıyla taşımış. Anyuta tahtanın bir ucunu iple bağlayıp çekmiş, köpek de diğer ucunu dişleriyle tutmuş ve beraberce taşımışlar. Sonra Anyuta komşu kadından birkaç çivi rica etmiş, benim de çekicimi almış. Tahtayı yerine çivilemeye girişmiş, Ama başaramamış. Komşum da Anyuta’nın çivi çakışını izliyormuş. Anyuta çekici eline vurup kanatmış. Yanında durmuş onu seyreden köpek de inlemeye başlamış.

Komşum koşup çekici elinden almış ve yerine çakmış. Komşum ertesi gün, akşama doğru Anyuta’nın köpeğiyle birlikte yine bir parça tahta taşıdığını görmüş. Kaldırımdaki başka bir deliği kapatmak için elbette. Ne yapıyorsun Anyuta, bütün tahtaları yenileyecek misin, demiş komşum. Kızlara göre başka bir iş bulamadın mı kendine? Torunum da şöyle cevap vermiş: Bunu yapmak gerek teyzeciğim, evler boyunca tüm kaldırımı yenilemeli, deliklerini kapatmalı. Evlerden birine bir misafir gelirse, kaldırımdaki delikler misafirin keyfini kaçırır. Annem de geldiğinde böyle bir kaldırım görürse keyfi kaçar.

Komşu kadın, ikinci tahtayı da çakmış. Sonra da bütün köyü ayağa kaldırmış. Avluları dolaşıp herkese, Evinizin önündeki kaldırımı tamir edin! diye bağırmış. Bir çocuğun sizin düzensizliğinizle uğraşmasına dayanamıyorum. Ellerini paralıyor yavrucak!

‘İşte böylece herkes kendi kapısının önünü tamir etti. Komşumdan papara yememek için yani.’

‘Peki torununuz şimdi nerede, diye sordum ihtiyara’.

‘köyün en ucundaki kulübeye boya götürdü; herhalde orada, Losinler’de geceler. Evet… herhalde orada geceler…’

‘ Ne boyası, o da nereden çıktı?

‘Bildiğin yağlıboya, açık turuncu. Bir tekneden balık karşılığı almış. Öyle yeni bir hevese kapılmış işte torunum.!

‘Ne hevesi?’

‘Bütün kulübelerin sevimli görünmesi gerektiğine karar vermiş. Neşeli olacakmış. Tekne yanaştığında – hani şu tutulmuş balıkları toplayan teknelerden – kucağında balıklarla gitmiş ve boya karşılığında hepsini vermiş. Sonra kutuları bir kulübeye taşımış. Pencere çerçevelerini boyamalarını istemiş. İhtiyarlar da boyamışlar. Yakında sıra bana gelecek. Ne yapalım? Boyayacağım. Boyamamak için bir neden yok. Belki boyarsak daha iyi olur, kulübeler dışarıdan neşeli görünür.’

‘Peki balıkları nereden bulmuş?’

‘Kendisi tutmuş. Her sabah eve üç dört alabalıkla geliyordu, bazen daha da fazla. Bir gün olsun eli boş gelseydi bari, ama hayır: balıklar oltasına kendiliklerinden atlıyordu sanki. Her sabah yanıma gelip, siyatiğimi hiç umursamadan kalk diyordu: Kalk dede. Balıkları tuzla da bozulmasınlar. Her sabah böyleydi işte.’

‘Olta takımını nasıl idare etmiş ki? Tek başına mı?’

‘Yardımcısı var dedim ya, işte o Sibirya köpeği. Yaşlı bir köpek ama hem akıllı hem de onun sözünden çıkmaz. Anyuta benim beş iğneli oltamı alıp yem takıyor, sonra köpeğiyle birlikte her akşam nehir kıyısındaki yerine gider. Oltanın bir ucunu kıyıdaki bir ağaca, diğerini de bir sopaya bağlar, sonra köpek bu sopayı ağzına alıp nehre girer. Kıyıda duran Anyuta ona, Haydi yüz. Drujok, yüz diye seslenirken yüzmeye başlar. Anyuta’nın yönlendirmesiyle oltayı taşıyarak yüzer. Anyuta, Bana gel Drujok, bana gel diye sesleninceye kadar yüzer. Bunu duyunca oltayı bırakıp kıyıya döner. Neyde yeter bu kadar, haydi yatalım artık.’

Sabah doğru uyanıp dışarı çıktım ve şu manzarayla karşılaştım: Anyuta, demir bir halkaya sarılmış oltayla birlikte aşağıda, nehir kıyısında yürüyordu. Kocaman bir Sibirya köpeği de ona yardım ediyordu. Köpek, halkayı dişleriyle tutmuş arkadan destekliyordu. Birlikte, ucunda hatırı sayılı bir av olan oltayı çektiler.

Oltanın ucu kıyıya iyice yaklaştığında eline bir kepçe alıp kıyıya, balıkları çıkarmaya koştu. Köpek de arka ayaklarının üzerine dikilmiş, halkayı tutuyordu. Kıyıya çektiği iğnelerden üç tane iri balık çıkarıp torbasına attı. Sonra çantayı ucuna bir ip bağladığı bir kontrplak parçasına yerleştirdi ve köpekle birlikte çekmeye başladı.

Sabah avlarını verandaya kadar getirdiklerinde Anyuta’nın yüzünü iyice gördüm ve şaşkına döndüm.

Pembeleşmiş yanakları, kararlılıkla parlayan gözleri ve az önce başardığı işten dolayı dudaklarında beliren mutlu gülümsemesiyle, daha önce gördüğüm o soluk benizli, hastalıklı kıza hiç benzemiyordu. Anyuta, dedesini uyandırdı; ihtiyar oflaya puflaya kalktı, ceketini giydi ve bıçağıyla tuzu alıp balıkları hazırlamaya gitti. Anyuta bana çay ikram ederken, eve balık getirmek için neden bu kadar erken kalktığını sordum.

‘Teknedeki amcalar, nehirde dolaşıp bizden balık alıyor’ dedi Anyuta, ‘Bana para veriyorlar. Evler için boya getirmelerini de rica ettim. Balıkla değiş tokuş ettik. Elbise dikmek için çok güzel kumaşlar da getirmişlerdi. Bir haftada tuttuğum balıkların hepsini verdim kumaş için.’

Sonra kocaman bir ipek kumaş topu getirdi. ‘Burada birkaç elbiselik kumaş var Anyuta’ dedim. ‘Bu kadar kumaşı ne yapacaksın?”

‘Benim için değil ki? Bunu anneme hediye olarak aldım; ayrıca annem geldiğinde çok güzel bir başörtüsüyle, uzun bir gerdanlık da hediye edeceğim ona.’

Anyuta eski, yıpranmış bir bavulun içinden bir çift ithal külotlu çorap, bir inci gerdanlık ve harika, parlak bir başörtüsü çıkardı.

‘Annem bana hediye alamadığına üzülmesin. Artık her istediğini alırım ben ona. Anneciğim hayatını mahvettiğini hiç düşünmesin istiyorum.’

Annesine aldığı hediyeleri bana ne kadar büyük bir sevinçle gösterdiğini, bunlara neşeyle, hayranlıkla bakışını görünce anlayıverdim. Anyuta, çaresiz bir halde birilerinden yardım bekleyen, zavallı küçük bir kızdan, gayet faal, kendine güvenli bir insana dönüşmüştü. Ve böylece mutlu da olmuştu; ya da mutluluğunun başka bir sebebi vardı belki…

SEVGİ EVRENİ (Çınlayan Sedir / Üçüncü kitap) Kuraldışı Yayınları

Anastasya’nın hikayesi;

http://www.kuraldisi.com/anastasya_nin_hikayesi_1225_29.htm