DAĞDAKİ MUCİZE

(Alman asıllı olmasına rağmen Nazi kampına konulan, oradan kaçmayı başaran bir kadının hayatından olağanüstü bir kesit)

Dorothy Evelyn Stanley “Gerçek din bir Tanrı ‘nın varolduğuna inanmak değildir, Tanrı ‘yı deneyimlemektir.”

Eğer insanlara “Tanrı ‘yı nasıl deneyimlersiniz ?” diye sorarsanız, mevcut insan sayısı kadar farklı yanıtlar alırsınız, çünkü bu deneyim her bir insana çok kişisel bir şekilde gelir. Ben kendi tecrübemi sizinle paylaşmak istiyorum. Sizi benimle 1937 yılının baharında, Hitler ve Nazi partisinin yönetimi aldığı zamanki Almanya ‘ya bir yolculuğa çıkaracağım. O zamanlar genç bir eş ve anne idim.

O günlere geri döndüğümde, birbirleriyle yakından ilişkili olan iki duygu berrak bir şekilde zihnime gelir : korku ve güvensizlik. Felç edici bir korku vardı, kimse kendisinin ve ailesinin başına neler gelebileceğini bilmiyordu. Herhangibir ilişkinin temeli olan güven olmadan, karı – koca, ebeveyn – çocuk, öğrenci – öğretmen, arkadaşlar, komşular, okul arkadaşları, hiçbir ilişki mümkün değildi. Hiç kimseye, kendi ailenize bile güvenemiyordunuz. Eğer bir oğlan çocuğu babasından yeni bir bisiklet isterse ve babası da hayır derse, çocuk şöyle cevap verebilirdi, “Öğretmenime senin Hitler ‘i sevmediğini söyleyeceğim.” Ve çocuk hemen yeni bisikletine kavuşurdu. Bir çocuğun, babasını tutuklatma ve sorgulanmadan toplama kampına gönderme gücü vardı ve muhtemelen ondan bir daha haber alınamıyordu. Bir toplu taşım aracına bindiğinizde, sessiz kalırdınız, çünkü kimse konuşmaya cesaret edemezdi.

İçinde yaşadığımız boğucu bir atmosferdi. Kocam müşterilerini Nazi üyelerine karşı savunan bir avukat idi, bu kendi başına riskli idi, ama onun Yahudi olması tehlikeyi ikiye katlıyordu. İlk korkutucu deneyimimizi 1936 noel’ inden birkaç gün önce yaşadık. Gecenin ortasında, ön kapımızın çalınması ve “Açın! Açın!” sesleri ile uyandırıldık. Kapıyı açtığımızda , Nazi üniformalı üç adam içeriye daldı. Açıkça, özel emirler almışlardı, görevlerini metodik olarak yapıyorlardı, Çin porselenlerini paramparça ettiler, çok sevdiğimiz piyanomuzun büyük bir bölümünü kırdılar, büyükbabamın evlilik hediyesi olarak verdiği orijinal bir tabloyu baştan aşağıya kesip parçaladılar. Her odada tahribat yaparak tüm evi dolaştılar.

Korkuyla onları izledik, böyle acımasız bir gücün karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu anlayarak. En sonunda, evi terketmeye hazırlanırlarken, birbirimize sessizce baktık. Kapıda, “Bize yaptığınız bu şeylerden sonra Noel ‘i nasıl karşılayacaksınız?” demeye cesaret ettim. “Emir emirdir,” diye bağırarak yanıt verdi biri ve uzaklaştılar.

Düşünmeye ya da konuşmaya gücümüz olmaksızın darmadağınık evimizde oturduk. Zihinlerimizde büyük bir soru ortaya çıktı : Ne yapabilirdik? Hayatlarımız da eşyalarımız gibi tehlike altındaydı. Ama nereye gidebilirdik? Kocamın Amerika ‘da yakınları vardı, onlara yazmaya karar verdi, ama anavatanımızı ebediyen terketmek zorunda kalacağımızı üzülerek anladık. Yabancı bir ülkede, yabancı insanlarla ve geleneklerle, yabancı bir lisanla ne yapacaktık ? Bir çok ciddi soru vardı, ama seçim şansı yoktu. Mümkün olduğunca çabuk hareket etmemiz gerekiyordu.

Kocamın Amerika ‘daki yakınları yardım önerdiler ve Amerika ‘ya göç etmek için gerekli evrakları gönderdiler. Hemen ardından gerekli vizeleri aldık. Ama korkutucu bir güçlük vardı : Her bir ülke için, o ülkenin nüfusuna göre yeni bir göç kotası vardı. Bu nedenle vizelerimiz olmasına rağmen, bize numara verildi ve sıramızı beklememiz söylendi, sıranın ne zaman geleceği belli değildi, altı aydan başlayıp yıllarca sürebilirdi. Hayatları tehlikede olan binlerce insan tuzağa düşürüldü. Birçoğu, evrakları ceplerinde, toplama kamplarında öldürüldü.

İlk tecrübemizden kısa bir zaman sonra Gestapo, Hitler ‘ in gizli polisi, gece yarısı kapımızı tekrar çaldı ve bu kez kocamı tutukladılar ve götürdüler. Onu bir daha hiç görmedim – daha sonra bir konsantrasyon kampına götürüldüğünü öğrendim, ve aylar sonra onun orada öldüğünü söylediler. İki küçük çocukla bir başıma kalmıştım. Paris ‘teki bir yakınım, çocuklarımı yanına alması için beni ikna etti, ve kalbimde kederle onları emniyetleri için göndermeyi kabul ettim.

Nazi rejimine karşı organize bir direniş yoktu ve olamazdı da, ama bir çok küçük direniş grupları vardı. Ben de bu gruplardan birine katılmıştım. Katıldığım grupta bir başka genç kadın ve iki adam vardı. Hayatları tehlikede olan kişilerin Hollanda, Fransa, İtalya, Avusturya ve İsviçre sınırlarından kaçmalarına yardım ediyorduk. Eğer yakalanırsak, toplama kampına gönderileceğimizi ve muhtemelen orada uzun süre yaşamayacağımızı biliyorduk. Ama bu herhangi bir şekilde olabileceği için, bir şeyler yapmanın hiçbir şey yapmamaktan daha iyi olduğunu hissediyorduk.

Amerika’ya iltica için kota sıram nihayet geldi, ama yola çıkış vaktinden sadece dört saat önce Gestapo beni tutukladı. Üzerimde kısa kollu bir elbise ve ayaklarımda sandaletler vardı ve yanımda başka bir şey götürmeme izin verilmedi. Polis merkezinde, diğer üç arkadaşımla karşılaştım, hiç sorgulama yapmadan bizi üzeri açık bir kamyona koyup Buchenwald konsantrasyon kampına götürdüler. Orada üç ay geçirdikten sonra biri bizim daha ağır muamele görmemize karar verdi, tekrar kamyona koyup uzun bir yolculuktan sonra, en ünlü konsantrasyon kampı olan, Dachau ‘ya götürüldük.

Orada da üç ay kaldık. Mesajım spiritüel olduğu için kamplardaki hayatı tarif etmeyeceğim, kamplardan sadece bahsedeceğim, çünkü ışığı gerçekten görebilmemizden ve onun değerini anlayabilmemizden önce, çoğu zaman karanlığı deneyimlemeye zorunlu kalıyoruz.

Bütün çetin koşullara ve zorluklara rağmen, dua etmeye ve meditasyona devam ettim, bize işkence eden gardiyanlar için bile dua ettim ve sonra bir mucize meydana geldi. Bir gün, gardiyanlar, eğer gece yarısı belirli bir yere gidersek, kampı çevreleyen tellerin o bölümündeki elektrik bağlantısını bir süre için keseceklerini söylediler. Bu vaat gerçek olamayacak kadar çok iyi görünüyordu, ama kaybedeceğimiz ne vardı ki ? Bu bizim dualarımıza bir yanıt mıydı? Bu sert adamların böyle bir şey önermesini neyin sağladığını asla bilemeyecektik.

Önceden belirlediğimiz noktada toplandık. Grubumuzdaki adamlardan biri, tellerden ilk önce geçmek için gönüllü oldu, bu hepimizi öldürmek için bir tuzak olabilirdi, kimseye güvenemezdik. O, tellerden geçince, onu takibettik. Ama, tellerden geçer geçmez ve dağılmaya başlayınca, gardiyanlar kendilerinin sorgulanmaması için, alarmı çalıştırdılar. Sanki bir sinema filmi gibiydi – projektörler, makineli tüfekler ve etrafımızda uçuşan mermiler. Saklanabileceğimiz tek yer, sık ağaçlıktı, ağaçların arkasına saklandık ve güvenliğimiz için dua ettik. İronik olarak, tellerden ilk önce geçerek hayatını bizim için tehlikeye atan arkadaşımız bir mermiyle vuruldu, ama yardım etmek için yapabileceğimiz hiç bir şey yoktu. Bu tehlikeli durumda herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Bir süre sonra, silahlar sustu ve ölüm sessizliği hakim oldu. Arkadaşlarımın izini kaybetmek zorundaydım ve onlara seslenmek çok tehlikeliydi.

Kasım ayının ortalarıydı, yerler karla kaplıydı, karlar gün boyunca ekstra ışık sağlıyordu, ama gece daha da soğuk olmasına neden oluyordu. Hala kısa kollu elbisemi ve sandaletlerimi giyiyordum, beni sıcak tutacak hiçbir şey yoktu. Ayrıca, kampta geçirdiğim altı aydan sonra çok zayıf ve bitkindim.

Çocukken Münih ‘te yaşamış olduğum için, bu bölgeyi çok iyi biliyordum. Almanya ve Avusturya ‘nın bazı bölgelerinde, diğer ülkeye geçiş kolaydı. O zamanlar, Avusturya hala özgür bir ülkeydi ve oraya ulaşmak yakalanmamak ve ölümden kurtulmak anlamına geliyordu, fakat bulunduğum yerden Avusturya ‘ya gidebilmem için Alpler ‘den geçmem gerekiyordu. Bu yüksek dağları tırmanmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Üç gece ve iki gün boyunca, buz ve karlardan geçerek tırmandım, yiyecek hiçbir şey yoktu, susuzluğum için sadece kar vardı.

Bu yüksek bölgelerde, gün boyunca sıcaktı, ama gece çok soğuktu. Bir yere oturmaya cesaret edemiyordum, uykuya dalıp donmaktan korkuyordum. Benim kendi gücümün dışında bir şey benim ilerlememi sağlıyordu.

Üçüncü günün sabahında, bir platoya ulaştım ve şimdiye kadar görmüş olduğum en güzel gündoğumuna tanık oldum ve yükselen güneş beni ısıtmaya başladı. Etrafıma baktığımda, arka arkaya bir çok dağ zirvesi vardı ve oradan nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Şu anda buraya cezalandırılmak için getirilmediğimi biliyordum, çünkü kamplarda bunun gerçekleşmesi için bir çok fırsat vardı.

Dinine bağlı diyebileceğiniz bir aileden geliyordum. Kiliseye düzenli olarak giderdik, yemek masamızda şükrederdik, tüm bayramları kutlardık ve kutsal kitabı okurduk. Benden beklendiği için, tüm bu faaliyetlere katılırdım, ama Tanrı ile kişisel ilişkim yoktu. Ama orada, bu muhteşem dağda tamamen yalnız, hayatımda ilk kez diz çökerken, kişisel bir Tanrı ‘ya bana yardım etmesi, bana yolu göstermesi, nereye gitmem gerektiğini gösteren bir işaret vermesi için dua ettim.

Duamın sonunda henüz amin demiştim ki, bir alpenhorn sesini işittim. Bu, kış için köylülerin sığırları aşağıya çağırmak için kullandıkları çok geniş tahtadan yapılmış bir enstrumandır. Almanlar alpenhorn kullanmazlardı, sadece Avusturyalılar ve İsviçreliler kullanırdı. Bu nedenle bu sesi duyduğum zaman, şüphe duymadan işitme mesafesinde bir Avusturyalının bulunduğunu anladım. Ama yüksek tepelerde, eko nedeniyle ses her yönden gelmekteydi. Ancak o sesle o kadar cesaretlenmiştim ki, eko yapmadan önce orijinal sesi ayırt edebilmek için, kulaklarımın keskinleşmesi için tekrar dua ettim. Yine duam yanıtlandı. O sesi yirmi dakika süreyle takibettim ve ondört yaşında bir oğlanla karşılaştım. Bana inanın, o etrafında sığırları ile alpenhornunu çalan o köylüden daha güzel bir hoşgeldin karşılaması görmedim. Onun yanına gittim ve annesinin nerede olduğunu sordum. Aşağıdaki bir çiftlik evini işaret etti ve sonra hızla kaçtı. Daha sonra, beni görmüş olduğunda çok korkmuş olduğunu söyledi. Tırmanmaktan kanlanmış bacaklarımla, yırtık elbisemle, parçalanmış sandaletlerimle, dağılmış saçlarımla, onu almak için gelmiş bir dağ hayaleti olduğumu düşündüğünü söyledi.

Çiftlik evine doğru giderken, onun görüntüsü, en sonunda bana sıcaklık, güvenlik ve emniyet hissi veriyordu. Pencereden içerde yanmakta olan ateşi görebiliyordum. Avusturyalı bir çiftçi kadın kapıyı açtı ve tüm söyleyebildiği, “Tanrı aşkına kızım, nereden geliyorsun ?” oldu. Neredeyse yere yığılmak üzereydim ve “Dachau ” diyebildim. beni mutfağa götürdü, sobanın önüne oturttu ve daha sonra konuşacağımızı söyledi. Su ısıtıp banyo yapmamı sağladı, altı aydır banyo ve yatak yüzü görmemiştim, bu bana cennetteymişim gibi geldi. Banyodan sonra, beni yatağa yatırdı ve üzerime sıcak battaniye koydu, yastığa gömüldüm ve 24 saat uyudum. Uyandığımda, açlıktan ölüyordum. Kadın, önüme fırında pişirilmiş büyük bir tavuk koydu. Tavuğu ellerimle ayırıp tümünü yedim. Sonra konuştuk. Paris ‘te bir kuzenimin olduğunu, iki çocuğumun ve bazı eşyalarımın onun yanında olduğunu anlattım. Şu anda belgelerim olmasa da, Paris ‘teki Amerikan konsolosluğundan geçerli bir vize alabileceğimi açıkladım.

Benimle yaşıt olmayan bir kızları vardı, bana sıcak tutan çamaşır, etek ve süeter, ceket , şapka, eldiven verdiler. Birkaç gün sonra, bir atlı – arabayla beni Innsbruck ‘a götürdüler, bana Paris için bir tren bileti alıp, Paris ‘e gönderdiler. Ayrılırken, onlara edebileceğim kadar çok teşekkür ettim.

Kuzenim daha sonra, elbiseler ve tren bileti için onlara para gönderdi, fakat parayı geri gönderdiler, bana yardım edebildikleri için şeref duyduklarını ve herhangi bir ödeme kabul etmeyeceklerini söylediler.

1937 ‘de noelden 2 gün önce New York ‘ a ulaştım. Lisan bilmeyişim ve parasız oluşumla oradaki deneyimlerim bir başka öykü, ama tüm zamanlarda Tanrı benimleydi ve her şeyin yolunda gideceğini biliyordum – her zaman yolunda gitti. Amerika ‘ya varır varmaz Avusturyalı dostlarıma mektup yazdım, hayatımı kurtardıkları için onlara tekrar teşekkür ettim.

Ancak, öykü burada bitmiyor. Mart 1938 ‘de Hitler Avusturya ‘ya girdiğinde, artık dostlarıma ulaşmak mümkün değildi. Ama dostlarımın, ben Almanya ‘da bulunduğum zaman süresince içinde bulunduğum tehlike ve tehditlere maruz kalabileceğini biliyordum. Zengin bir ailenin yanında iş bulmuştum, CARE ‘ in (uluslararası bir yardım kuruluşu) ofisine gittim, oradan Avrupa ‘ya gıda paketleri gönderilebilirdi ve Avusturyalı dostlarıma bir yiyecek paketi gönderdim ve düzenli olarak göndermeye devam ettim. Çoğu zaman son dolarımı kullanmak zorunda kalmıştım ve otobüse binecek param kalmıyordu, bu nedenle eve gitmek için oldukça uzun bir mesafeyi yürüyordum, ama doğru şeyi yaptığımı biliyordum. Ve her hafta aynı şeyi yapmaya devam ettim – Ağustos 1945 ‘te savaş bitene kadar 7 yıl boyunca onlara her hafta gıda paketi gönderdim, eğer hala oradaysalar, artık Birleşik Güçlerin onlara yardım edeceğini biliyordum.

New York ‘taki bazı Avrupalı arkadaşlar, bir şeyler göndermemin aptallık olduğunu, çünkü paketlerimin asla oradaki dostlarıma ulaşamayacağını, sadece Nazileri beslediğimi söylüyorlardı. Amerikalı yeni arkadaşlarım, parayı kendim için saklamam gerektiğini, bunları sağlamaya çalışırken hasta olabileceğimi, bu nedenle aptallığı bırakmam gerektiğini söylüyorlardı. Ama bir zamanlar bir İngiliz yazar şöyle yazmış : “Siz ve Tanrı bir çoğunluk oluşturuyorsunuz”, böylece herhangi birinin onayını istemedim ve buna ihtiyacım da yoktu, yapmam gerektiğini bildiğim şeyi yapmaya ihtiyacım vardı, ben de bunu yaptım. O zaman da biliyordum ve şimdi de biliyorum ki, bu, yanıt (karşılık) veren bir Evren ; eğer birine yardım ederseniz, kendiniz için yardıma ihtiyacınız olduğu zaman geldiğinde bu Evren ‘e başvurabilirsiniz ve yardım kesinlikle gelecektir, belki de en ummadığınız kaynaktan.

Doğrusu, Tanrı gizemli yollarla işgörmekte. 1949 ‘da, Avusturya ‘daki çiftlik evinden ayrılışımdan 12 yıl sonra, New York ‘taki bir seyahat acentası Avrupa ‘ya yolculuk yapacak bir grup öğretmen ve öğrenciye rehberlik etmemi teklif etti. Çünkü gidecekleri ülkeleri ve dillerini biliyordum. Önce, Mayerhofen ‘de bir yaz okuluna gidecektik, sonra Innsbruck ‘a, Salzburg ‘ta bir müzik festivaline vs.. gidecektik Bu teklifi bir şartla kabul edebileceğimi söyledim : Innsbruck ‘a vardığımızda, o eski çiftlik evindeki dostlarımı aramak için bir gün izin istedim. İsteğim kabul edildi, ama Innsbruck ‘a ulaştığımızda, savaş nedeniyle meydana gelen yıkım bizi şaşırttı ; tren yolları henüz tamamen tamir edilmemişti, akaryakıt olmadığı için otobüsler depolarda duruyordu, bir çok yol kullanılmaz durumdaydı.

Ama Tanrı her zaman var ve yardım için her zaman çağırılabilir. Bu kez, yardım Amerikalı bir subayın kimliğinde geldi, yolculuğumu yapabilmem için akaryakıt dolu jipini sundu, Teklifini şükranla kabul ettim, yolculuk arkadaşlarımdan biri de benimle birlikte gelmeyi önerdi.

Bir köy değil, köyden uzakta tek bir çiftlik evi aradığım için, yolu bulabileceğimden emindim. Aniden, bir yolu dönünce durdum. Arkadaşım şaşırdı. Sorun neydi ? Yerin burası olduğuna emindim, ama hatırladığım eve benzemiyordu. Arkadaşım kapıyı çalmamızı önerdi. Belki ev sahibi, o aileyle ilgili bilgiler verebilirdi ve öyle yaptık. İyi görünümlü genç bir adam, genç karısı ve yanında iki küçük çocuğuyla kapıyı açtı. On iki yıl geçmiş olsa bile, onu hemen tanıdım, alphenhornunu çalarak hayatımı kurtaran oğlandı. Elbette, çok değişmiştim, ama ismimi ona söyleyince, beni sıkıca kucakladı, karısına dönüp şöyle dedi : “Bunun kim olduğunu biliyor musun ? Bu dağ hayaleti.” Genç kadın bu öyküyü defalarca duymuştu, bu nedenle bizi dostça eve davet etti.

Oturma odasında otururken, etraftaki garipliği açıkladı. Naziler Avusturya ‘ya girince, sığırlarını götürmüşler, tüm mallarına el koymuşlar ve evlerini yakmışlar. Her tarafta düşman hatları varmış ; en yakın köye bile gidememişler, tamamen izole edilmişler. Orada evlerinin küllerinde, ne yapacaklarını bilemeden oturmuşlar.

Ancak ertesi sabah, Uluslararası Kızıl Haç ile birlikte yapılan düzenlemeyle ( bu öykü bana Cenevre ‘ deki Kızıl Haç Merkezinde kişisel olarak anlatıldı.) postacı tüm bu enkaz boyunca ayaklarını vura vura gelmiş ve onlara ilk CARE paketimi getirmiş. Babaları çok ihtiyatlıymış, onlara çok fazla yememelerini, yoksa sonra yiyecek bir şey bulamayacaklarını söylemiş. Ama anneleri, inançlı biriymiş ve onlara sadece şükretmelerini, benden başka paketlerin de geleceğine emin olduğunu söylemiş. Daha sonraları anne ve babası, muhtemelen karşılaştıkları zorluklar nedeniyle ölmüş, kızkardeşi evlenip başka yere taşınmış. Ama 7 yıl boyunca tüm aile, gelen bu CARE paketlerindeki yiyecekleri yiyerek hayatta kalmışlar. Tanrı ‘nın, onların benim hayatımı kurtardıkları gibi beni onların hayatlarını kurtarmak için bir enstruman olarak kullanmış olduğunu gerçekten hissediyorum.

Bu nedenle, gerçek din Tanrı ‘nın deneyimlenmesidir dediğimde, anlatmak istediğim budur. İnsanlara ilettiğim mesaj, Tom Sugrue ‘nun “Yeryüzündeki yabancı” kitabındaki bir alıntı ile iyi açıklanmaktadır ;

“Ama şimdi yalnızsınız, çiçeğinin yaratılmasında Tanrı ‘ya yardım etmek için uzun bir maceraya gönderildiniz. Siz O ‘nun temsilcisisiniz, O ‘nun sevgisini taşıyorsunuz. Kalbiniz O ‘nun şarkısını dinlemekte. Kendinizi bu şarkının bir parçası yapın ki, bu şarkının nağmesini kaybetmiş olanlar, onu bulabilsinler. Beslenmeniz, giyinmeniz veya barınmanız için endişelenmeyin, ama yalnızca sevin, dua edin ve hizmet edin. Çalıştığınız zaman Tanrı ‘yı düşünün. Dinlendiğiniz zaman, bırakın O sizi kucaklasın. Ulaştığınız zaman, O ‘nun ellerine dokunun – ve sonra kollarınızla bir dostu sarmalayın.”