Gömülü Hazine

O senin komşun. O, yazın çimlerin biraz daha fazla uzadığı sokağın aşağısındaki o evde oturuyor. Kaldırımları, etrafınızdaki çoğu evden daha uzun süre kar ile kaplı kalıyor. Sabahleyin erken saatlerde onu dışarıda kalın giysilerle kapı önünü süpürürken görürsün. Sıcak bir yaz gününde bile kalın giysiler giyer. Onu sık sık sokağın sonundaki markete giderken görürsün. Çoğu zaman, dünya onu görmez, onun farkında değildir. O sahne dekorunun bir parçası olmuştur. O her günkü rutin işlerine, dünyadan hiçbir şey istemeden devam eder. Ve dünya da onun için hiçbir şey yapmaz. Gerçek şu ki, o yarın ölebilir ve sen onu muhtemelen hiç özlemezsin. “Sokağın aşağısındaki şu evi satıyorlar. Biliyorsun, şu yaşlı kadının evi.” “ Manavda bir tabela gördüm. Açık artırma ile kadının eşyaları satılıyormuş. Tanrım, bahse girerim orada çok eski eşyalar vardır. Hadi cumartesi oraya gidelim. Oraya erken gidip pazarlık yapalım.”

O cumartesi gününün sonuna kadar, onun hayatının son parçası da satıldığında, o herhangi biri için sadece bir anı olacak. Aile üyeleri için onun değeri, eşyalarının dolar ve sent olarak karşılığı olacak. O bu dünyadan, gelip geçmiş olacak. “Ne kadar üzücü,” dersin kendine. Doğrusu ne kadar üzücü. Onu hiç tanımadığın için üzücü. Eğer bir gün “merhaba” demek için zaman ayırsaydın, kutsanmış olacaktın. Belki, sokağın aşağısına kadar yürümüş olsaydın, o açık artırma gününde ucuza satın almış olduğun o sallanan sandalyede, onu meşe ağacının altında otururken görmüş olacaktın. Bu sandalye onun babası tarafından elde yapılmıştı. Babası Amerika ‘ya bir sanatkar olarak, o ve onun yedi kardeşi ile birlikte gelmişti. Annesi o sandalyede oturup onların her birini beslemişti. Annesi hepsine elbiseler dikmiş, her gün ekmek pişirmiş ve taze sebze elde etmek için bahçeyi ekmişti.

Bu gizemli yaşlı kadın bir kere evlenmişti ve bu evlilik çoğumuz için bir ömür boyu süren bir süre devam etmişti. Kocası yıllar önce ölmüştü, ama senin cumartesi günü gittiğin o evin taksitlerini bitiremeden. Çocuklar ? Yedi çocukları vardı, onları ucuz, eski ve büyükten küçüğe geçen elbiselerle giydirmiş ve bahçede yetiştirdikleri sebzelerle beslemişlerdi. Çocuklardan ikisi erken yaşlarda öldüler, biri genç yaşında bir kazada öldü. Diğerleri koleje gittiler ve onlara bugün sahip oldukları her şeyi ve hayatı veren büyük dolarlar ve büyük evler aramak için Amerika ‘nın dört bir yanına dağıldılar. “Eski güzel günlerin” yadigarı olarak birkaç fotoğrafın dışında, çocukların her biri malikanenin mirasından payını alıp hayatlarına devam ettiler. Eşyaları arasında içi para dolu olan bir zarf buldular. Onun üzerine şöyle yazılmıştı, “Senin paranı harcayamadım”. Bu parayı, çimleri kesecek ve kaldırımdaki karları küreyecek birini tutması için göndermişlerdi. Bu işleri o kendisi yaptı.

Yaşayan akrabası yoktu ve onu ziyaret eden çok az arkadaşı vardı. Hala etrafta olanlar bakımevlerine gönderilmişti ve o, onları ziyaret edemiyordu. Evet, ne kadar üzücü ki, durup merhaba demek için zaman ayırmadın. Burada, dünyada bir iyilik meleği ile karşılaşmış olabilirdin. Ben de suçluyum. Onunla, onun evinin önünden geçerken arabamın lastiğinin patlayıp evinin önünde durduğum gün dışında hiç karşılaşmadım. Yedek lastiği takarken, dışarı çıktı ve bana ev yapımı bir bardak buzlu çay ikram etti. Onun evinin basamaklarına oturdum ve o sandalyesinde sallanırken bana hayatının öyküsünü anlattı. O kadar uzun konuştu ki, özür dileyip çok az ziyaretçisi olduğunu belirtti. Ona özür dilemesinin hiç gerekmediğini söyledim. Daha önce evinin önünde hiç durmadığım için üzgün olan bendim. “Sen bir meleksin” dedim ona. Tatlı ve nazik sesiyle “Her birimiz başkalarının melekleriyiz. Zamanı geldiğinde karşılaşırız.” Dedi. Ertesi gün öldü ve evinin ön sundurmasında oturdum ve onun ayrı düşmüş hayatını seyrettim. Komşular o gün iyi bir pazarlık yaptılar. Ama ben bir hazine buldum.