Şifa Verme Yeteneği

[Lütuf Anları kitabından – Neal Donald Walsh]

Bill Tucker

1990 Şubat’ının soğuk bir gününde annem Milwauke’deki St. Mary’s Hastanesinden beni telefonla aradı.

“Senin hemen atlayıp buraya, hastaneye gelmen gerek!” dedi yalvarırcasına.

“Hayrola, ne oldu?” diye sordum.

“baban kendisini kötü hissediyordu, ben de aldım onu acile getirdim” diye ağladı “ve sen buraya gelmeden benimle konuşmayı reddediyorlar!”

Arabama atladım ve gaza basarak St. Mary’e gittim. Beni hemen onkoloji bölümüne yolladılar. Ben o güne kadar onkolojinin aslında kanser koğuşu olduğunu bilmiyordum. Annem beni doktorun yanına götürdü ve ben de ona neden annemle konuşmadığını sordum.

“Çünkü çok kötü bir haberim var ve aileden birinin annenizin yanında olmasını istedim.”

“Tamam” dedim, “sorun nedir?”

“Kollarınızı annenizin omzuna dolayın ve ona sıkı sıkı sarılın” dedi ve ben de denileni yaptım. “Babanız kanserden ölüyor… ve biz ona hiçbir şey yapamayız.” Bunu duyar duymaz annem, “Hayır, Tanrım, olamaz” diye haykırdı ve yığılıp kaldı. Annemi kaldırdım.

“Yapabileceğiniz hiçbir şey yok mu doktor bey?” dedi annem yalvarırcasına.

“Üzgünüm ama elli yıldan beri sigara içiyormuş ve her iki akciğerinin yüzde sekseni gitmiş. Radyasyon veremeyiz, çünkü radyasyon miktarı ve radyasyonu vereceğimiz alan, diğer tüm organlarının ölmesine neden olacak. Daha da ötesi, kendisine kemoterapi veremeyiz, çünkü vereceğimiz kemo oranı onun ölümüne ve son günlerini acı ve ağrılar içinde geçirmesine neden olacaktır. Ve ameliyat da edemeyiz, çünkü o zaman iki akciğerini birden çıkarmamız gerekecektir, o zaman da nefes alıp verecek bir şeyi kalmayacaktır.

Annem perişandı ve bir umut ışığı arıyordu. “ne kadar ömrü kaldı?”

Doktor ikirciklendi, ardından yavaşça, “Altı ay sonrasını göremeyecek…” dedi ve bana başıyla işaret ederek annemi bir kez daha tutmamı istedi. O anda daha da kötü bir haberin gelmekte olduğunu anladım.

“Doktor bey” diye annem yalvardı, “Temmuz’da Florida’da tatil yapmayı planlıyorduk. Oraya gidebilecek mi?”

“Sanırım anlamadınız” dedi doktor. “Kocanız Temmuz’a çıkamayabilir.”

Annem bana kocaman bakan gözlerle döndü, duyduğu şey karşısında şaşırıp kalmış gibiydi. “Doktor ne diyor Bill?”

“Doktor sana elinden geldiğince yumuşak bir şekilde diyor ki anne, babam altı aydan daha kısa bir süre içinde ölecek.” Bunun üzerine annem yine inledi ve yere yığılıverdi, daha doğrusu benim kollarımda bayıldı. İlaç koklatılarak ayıltıldı.

Her tarafı tir tir titriyordu, “Ne olursunuz doktor bey, ne olur söyleyin, ne kadarlık ömrü kaldı?” Doktora başımla işaret ederek söylemesinde bir sakınca olmadığını belirttim.

“Şey… kehanette bulunmak çok zor… tabii…” bunun üzerine gözlerimi kaydırdım… “ama bence üç haftadan sonra aramızda olmayacak”. Ve doktor aceleyle ekledi, “Ama ağrı için kendisine bir şey verebiliriz. Belki radyasyon da uygulayabiliriz, ama ne yaparsak yapalım, ömrünü uzatabileceğimizi hiç sanmıyorum. Sadece kendisini biraz daha rahat ettirecektir.”

Bunun üzerine annem bana döndü ve, “Biliyorum, senin Tanrı’yla özel bir ilişkin var oğlum. Babanı kurtarman gerekiyor!”

“Ben İsa Mesih değilim ki! Ben ne yapabilirim ki?”

“Yaşadığın mucizelerin neler olduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun? Kızının inanılmaz bir süre içerisinde felçten nasıl kurtulduğunu biliyorum” dedi. “Ayrıca, dua ederek kazandığın tüm o parayı da”

“Şimdi” diye ısrar etti, “babanı tedavi etmelisin!”

İşte o anda bir karar verdim. Annem kızım konusunda doğru söylüyordu tabii. Kızım tam her tarafı felç olmak üzereyken kurtulmuştu. Ve onun kurtulacağını söyleyen de ben olmuştum. Annem para konusunda da doğru söylüyordu. Bir keresinde Tanrı’dan bana on dört gün içerisinde hiç sorunsuz bir milyon dolar vermesini istedim. Ondördüncü gün, banka ortaya koyduğum ticari fikrimden ötürü bana bir milyon dolar yatırım parası verdi.

İsteyen herkesin bunu yapabileceğini söylemiştim. “Tanrı hep başarır” demiştim.

Doktora döndüm ve, “Tamam. Babam artık tedavi oldu. Ölmeyecek. Kanser geçti,” dedim.

Bunun ciddiyetsiz bir şeymiş gibi sanıldığından eminim, ama gerçekten de ciddiyetsiz bir şey yapmış değildim. Doktor bana tuhaf tuhaf bakmaya devam ediyordu, gözleri kocaman açılmıştı, çenesi hayretten düşmüştü, beni kesin deli zannediyordu. “Burada işler yalanlanarak halledilmez, oğlum” dedi sonunda. “Baban bu ayı bile çıkaramayacak”

“Belki siz bizim burada nelerden söz ettiğimi bilmiyorsunuz, ama size şunu söylemek istiyorum, babamın kanseri geçti”

Bunu söyledikten sonra annemle hastaneden ayrıldık.

Bu konuyu kafamdan çıkardım. Artık iş halledilmiş olduğundan, bunu bir kez daha düşünmeye ya da gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi diye üzülmeye gerek yoktu. Fiziksel olarak kanıtını görmesek bile mucizenin artık gerçekleştiğini biliyordum

Doktorlar babama bir miktar radyasyon verdiler… aslında, inanılmaz az derecede, diye düşündüm… birkaç ay boyunca bir buçuk ayda bir kereliğine. Babam dayandı. Aslında kör – topal dayandı dersem daha iyi olur. Ama yine de, Temmuz ayında, babam hala çok hasta biri olmasına rağmen annemle birlikte Florida’da tatile gitti!

Ekim ayında, donanmada yedek subay olduğumdan, Körfez Savaşı’ndaki Çöl Fırtınası Harekatı’ndan önceki Çöl Kalkanı Harekatı’nda aktif göreve çağrıldım. Donanma beni Suudi Arabistan’a gönderilen bir komutanın yerine geçmem için Chicago’ya gönderdi.

Şubat 1991’in sonunda, beş günlük kara savaşının sona ermesinin hemen ardından, donanma şubesinde çalıştığım bir sırada bir telefon aldım. Arayan babamın doktoruydu.

“Milwauke’li Komutan Tucker mı?” diye sordu tereddüt içinde.

“Evet, ben Bill Tucker” diye yanıt verdim.

“Tanrıya şükürler olsun! Size ulaşabilmek için donanmada aramadığım numara kalmadı!” dedi. “Belki inanmayacaksınız ama…”

“Tabi ki inanacağım, doktor” dedim doktor daha lafını bitirmeden.

“Yok, yok, dinleyin’ Buna inanamayacaksınız, ama babanız… kanser diye bir şey kalmadı!”

“Tabii ki” diye yanıtladım.

“Yok, yok, yani tedavi oldu! Bu bir mucize’” diye hızlı hızlı konuşuyordu.

“Siz neredeydiniz?” diye sordum. “Bu olay geçen Şubat’ta orada, hastanedeyken oldu.”

“Ne?” dedi doktor, “takip edemedim…”

“Doktor, sizin bu yaşadığınız şey bir mucizedir. Ama simgesel anlamda değil, aynen bir mucizedir. Kelimesi kelimesine. Size babamın artık tedavi olduğunu söylediğim anı hatırlıyor musunuz?”

“Eh, evet, ama bu bir mucize… başka ne diyeceğimi bilemiyorum!” diye haykırdı, artık söylediklerimi duymuyor gibiydi.

Sonraki yedi yıl boyunca babam işe normal bir şekilde gitti geldi. Derken bir gün kendisini yine kötü hissetti. Alıp hastaneye götürdük, ama bu keresinde Columbia Hastanesi’ne, çünkü doktoru bu hastaneye geçmişti, o yüzden de bizi buraya yönlendirmişti.

İçeriye girdiğimizde, doktoru hemen kalkıp bizi kapıda karşıladı ve sonra, babamın yanında durmuş, kolu babamın omzunda, orada çalışan herkese doğru, “Arkadaşlar, burada işte, mucize adam burada!” dedi.

Personel babamın mucizesiyle ilgili olarak anlatılanları büyük bir olasılıkla duymuştu, bizi alkışlamaya başladılar. Buradaki personelin kendiliğinden meydana gelen bir mucize olasılığını kabul etmeye istekli olmaları beni çok sevindirdi, ama yine de bunu pek bana bağlamaktan yana değillerdi. Daha epey bir eğitilmeleri gerekecek diye düşündüm.

Babamı muayene ettikten sonra doktor görüşmek için beni yanına çağırdı.

“Şey, korkarım bu sefer artık olmuş” dedi hevesi kırılmış bir şekilde. “bu sefer yulaf – hücre, ya da yaygın adıyla ‘küçük hücre’ denilen kansere yakalanmış ve bu da en kötü türü. Çok hızlı bir şekilde yayılıyor ve tedaviye karşı çok dirençli oluyor.”

“Merak etmeyin, doktor” dedim. “Tedavi oldu bile.”

Doktor bana sessiz sessiz baktı, kaşlarını çattı, sözlerini kafasında tarttı. Gayretli bir ifadeyle, “Bu… kez… san… mı… yo… rum,” dedi.

Kıkırdadım. “Geçen sefer de öyle demiştiniz, doktor bey. Sizce Tanrı neyi değiştirdi?”

“Hey!” diye haykırdı. “Ben dine karşı değilim. Benim sloganım, ‘Her şeyden istifade edilebilir’dir. Ama onca insan inançlı olmasına karşın Tanrı hepsinin kanserini tedavi etmiyor.”

“Belki Tanrı’dan bunu istemiyorlar, doktor bey. Bunu hiç düşündünüz mü? Onlar belki de sadece ‘kaderci’ insanlar, belki de kadere inandıkları için Tanrı’ya böyle bir talepte bulunmaya gerek görmüyorlar. Belki de istiyorlardır, ama yüreklerinde Tanrı’nın bunu vereceğinden kuşku duyuyorlardır. Bu yüzden de olmuyordur. Gözlerimin içine doğrudan bakın doktor. Bende ya da inancımda herhangi bir kuşku görüyor musunuz?”

“Eh, o zaman bekleyip görelim..” dedi.

“İfadenizden sanki ikna olmamışsınız gibi bir hisse kapıldım. Bakın, isteyen herkes bir mucizenin olacağını veya olmayacağını daha önceden bilebilir..”

Doktor gülümsemeye çalıştı. “Sizin dediğiniz olsun” dedi sakin bir sesle.

“Aynen” dedim gülümseyerek. “Şimdi oldu işte!”

Takip eden hafta içerisinde doktor bize yulaf – hücrenin yok olduğunu söyledi ve hastaneden çıkıp gidişimizi ağzı bir karış açık seyretti.

Bir hafta sonra babam yine gelmişti ve yulaf – hücre kanseri yine başlamıştı. Bir kez daha babam için dua ettim ve ertesi hafta babamın kanserinin temizlendiği görüldü.

Derken, birkaç hafta sonra, yine geri geldi. Biz de artık Columbia Hastanesi’nin müdavimi olmuş durumdaydık.

Her krizde kanserin babamdan biraz daha bir şeyler kopardığı ortaya çıktı. Bacakları şişti, artık dolaşmakta zorluk çekiyordu. Nefes alış verişleri de zorlaşmıştı. Artık çok kötü bir durumda olduğunu görüyordum.

Sonraki yedi ay içerisinde kansere git dediğimde, yok oldu gitti, ama geri gelmeye devam etti. Kendimi Tanrı’nın işine karışıyormuşum gibi görüp suçluluk duygusu hissetmeye başladım. Bunu ilelebet yapmam mı gerekiyor? Emin olduğum bir şey varsa o da babamın artık böyle acı çekmesine dayanamadığım, dedim.

İşte o zaman, daha önceden farkına varamamış olduğum bir şeyin farkına vardım ve bundan dolayı da utandım.

Bu benim çağrım değil.

Bu benim hayatım değil.

Bu benim sorumluluğum değil.

Bu babama… ve Tanrı’ya ait bir şey.

İşte bunun üzerine Tanrı’ya, “Ne olursun, onu mümkün olduğunca çok süre yanımızda tut, ama Senin ve onun zamanı geldiğinde, ne olur onu nazikçe al.” dedim.

Babam son muayenesine gittiğinde doktordan kendisini birkaç hafta daha yaşatıp yaşatamayacağını sordu.

“Ellinci evlilik yıldönümümüz de, doktor. Bunu sevgili eşimle kutlamayı çok isterdim.”

Doktor babamın omzundan bana baktı, sonra, “elimden geleni yapacağım” dedi ve gülümsedi. Üç hafta sonra da hep birlikte annemle babamın ellinci yıldönümlerini kutladık.

Babam artık eve kapanıp kalmıştı ve yataktan çıkamıyordu, bacakları şişmişti ve bu ona çok acı veriyordu. Yıldönümlerinden hemen bir gün sonra, tuvalete gitmeye çalışırken düştü ve gözlüğü kırıldı. Babamı yatağın ucuna kadar taşıdım. Bana keder dolu gözlerle baktı ve, “Oğlum, zamanım geldi. Artık ağrılar içinde yaşamak istemiyorum. Bırak öleyim. Ne olursun” dedi.

Kafamı göklere çevirdim ve şöyle düşündüm, Biz bu adamı çok seviyoruz, ama onu yaşama arzusunun ötesinde tutmak istemiyoruz. Tanrım, sen her şeye kadirsin.

Babamı yine hastaneye götürdük.

Birkaç saat sonra da vefat etti.