- Koşulsuz Sevgi - https://www.kosulsuz-sevgi.com -

İNSANLIĞIN ZAMAN ÇİZELGELERİ & ORİJİNİ

İNSANLIĞIN ZAMAN ÇİZELGELERİ & ORİJİNİ

 MU & Atlantis Aşamaları

 John Van Auken – Edgar Cayce Vakfı Yöneticisi & Yazar & Öğretmen

 Akaşa’dan Dört Yaratım

Maya – Aztek Dört Güneşi veya Çağı ve 5 nci Çağ, Cayce’nin akaşik kayıtları okurken tanımladığı dört yaratımı izleyen büyük değişime oldukça iyi bir şekilde karşılık geliyor. Cayce bu çağları şu düzen ile sıralıyor: Anayurt Mu’da 1 nci & 2 nci; Atlantis’te 3 ncü, Aden’de 4 ncü ve Nuh’un hikayesinde belirtilen 5 nci değişim. İlk dört yaratımın her birinde Cayce yeni bir beden tipini veya “kök ırkı” tanımlıyor. Sonra, Nuh periyodu şu andaki yeni bin yılımızın erken yüzyılları sırasında ortaya çıkan yeni, beşinci beden tipi veya kök ırk ile sonuçlanan hareketin olmasıydı. Aşağıda Cayce’nin akaşik kayıtlardan aldığı yaratımlar var:

Mu’da 1nci & 2nci, Anayurt

Zamanda bu noktaya kadar maddeye müdahale yoktu ve Dünya zihinsel boyutlarda idi (düşüncelerin ve fikirlerin alemleri), ama yaklaşık 12 milyon yıl önce, Neogen periyodunun yarısında, sözcüğün en saf anlamında, minyatür tanrıların zihinleri enkarne olmak için maddeye girdi. İlk grup dikkatini Pasifik’teki Mu kıtasına odakladı. Burada fırsatçı (kendini arayan) tanrılar zihinlerini kendilerine çekici gelen her forma sokuşturdular.

Ortaya çıkan formlar yarı insan, yarı hayvan veya bitki bedenleri idi, ilk “kök ırk”. Bu birbirine karışmış formlar yaklaşık 2 milyon yıl var oldular. Formsuz alemlerde kalmış olan tanrılar zihinlerini ve kalplerini maddeye sokmadılar, ama rehberler veya koruyucu melekler gibi kendi daha iyi görüş açılarından yardım etmeye giriştiler. Düşmüş melekler efsanesi buradan kaynaklanır.

Bu efsaneye göre, aslında “parlak sabah yıldızı” veya Venüs olduğu düşünülen, “ışık saçan” anlamında Lucifer isimli bir melek, 133 milyon asi meleğin ordusuyla birlikte Başmelek Mikail ve onun 266 milyonluk ordusu tarafından mağlup edildi. Tanrı’nın emirleri altında hareket eden Mikail asileri cennetlerden uzaklaştırdı ve günahlarından pişmanlık duyuncaya kadar onları aşağıya Dünya’ya ve Cehenneme attı. Bu savaşa yol açan temel günah gurur idi. Bir zamanlar Seraphim’in en görkemlisi olan Lucifer ve melekleri aşırı gururla ben merkezciliklerinin bütün ağırlığıyla cennetin ince alemlerinden maddenin derinlerine düştüler, Cehennem denen engin kabirde yapışıp kaldılar. Aşağıya inen tanrılar düşmüş meleklerdi.

Cayce’nin Akaşa okumalarında, düşmüş melekler bağışlanabilirdir ve bir çok aydınlanmış “melek” onlara yardım etmeye girişti. Ama o çok dünyalılaşmış olanlar ile iletişim kurmak zordu ya da artık dinlemiyorlardı. Cayce’ye göre, düşüşün başlıca motivasyonu Birliğin çok az veya hiç olmayan duygusuyla, benliğin yüceltilmiş duygusu ve bedensel, nefsi tatmin için artan arzular idi. Bu, maddeye itilmeye yol açtı. Cayce sadece tek bir enerji olduğunu açıklıyor ve bu canlı ve aydınlanmış bir hayata yükseltilebilir veya insanın hayvanca etkiler ile bedensel olarak birbirine karışmasına izin veren seviyelere düşürülebilir. Bu tür birbirine karışmadan sonra, zihin bu etkilerle kirlenir ve bilincin ve enerjinin yüksek seviyelerine kolayca yükselemez, bireyi düşük alemlere bağlı tutar.

 Başka bir yaratımın, bilincin yüksek alemlerinin ve birliğin daha fazla farkındalığını sağlayacak olan ikinci kök ırk formunun zamanı idi. Kişinin kendi bilincine olan tehlikelere rağmen, daha aydınlanmış tanrıların bazıları, bencilliğin ve maddenin düşük alemlerinde kapana kısılmış olanlara yardım etmek için enkarne olmaya karar verdiler. Bu gelen yardımcıların arasında Ouowu adı verilen biri vardı.

İsim tam olarak bugün sahip olduğumuz birey ismi değildi. Bunun yerine, bir ruh grubunun kollektif ismi idi, onların hepsine “Ouowu” deniyordu. Bireysellik, bugün olan bireyselliğe yakın değildi. Bir ruhu veya zihni bir diğerinden farklılaştırmak yapılmıyordu; birçokları hala bir kollektif idi. İsimler ayrıca sadece bir etiket olması yerine grubun titreşimlerinin sesi idi. İsmi söylemek o grubun titreşimini, enerjisini veya ruhunu harekete geçiriyordu.

Ancak en sonunda, Ouowu bireyselleşti, bireyselleşme rotasına devam ederken tek bir ruh ve zihin ile ilişkili oldu. Bu tür durumlarda, orijinal grubun diğer ruh üyeleri orijinal ismin, kendi bireyselleşmiş niteliklerini en iyi ifade eden varyasyonlarını üstlendi, örneğin Ouo, Ouo-tu, Ouo-mu vs. Ouowu, kayıp olanlara yardımcı olmaya adanan bu aydınlanmış ruhların grubunun bireyselleşmiş lideri oldu.

Bir çok başka gruplar bu misyona dahil oldu, özellikle Io ve Lala-mu. Kollektif olarak, aydınlanmış olanların gruplarına “Bir’in Yasasının Çocukları” adı verildi, evrende tek bir kuvvet olduğunu ve tüm yaşamın o Bir’den geldiğini ve o Bir’in içinde yaşadığını ısrar etmeleri nedeniyle. Maddenin çeşitli olabileceğini ama sadece tek bir enerji olduğunu öğrettiler. Ayrıca eylemlerin ve düşüncelerin karşılanması gereken tepkiler ürettiğini öğrettiler, bu Karanlığın Çocuklarının saçma olduğunu ve onların istedikleri şeyleri yapmalarını engellemek için sadece başka bir girişim olduğunu düşündükleri bir fikir. Vedik felsefede bu eylem-tepki yasasına “karma” adı verilir ve insan farkında olsun ya da olmasın herkesi etkiler.

Ouowu ve onun ruh grubu, çıkarcı tanrıların yoğun ve ağır hale geldiklerini algıladı, zihinleri daha dardı, daha az evrensel. O ve ruh grubu bu fenomeni incelerken, çıkarcı olanların Dünya boyutuna o kadar derin girmiş olduklarını, kozmosun daha yüksek, daha hafif boyutlarından ayrıldıklarını ve bu küçük gezegenin yerlisi olan yaratıkların formlarını üstlendiklerini kavradılar.

Enerjiden çıkıp maddeye girerek, dünyevi ve katı olmuşlardı ve onlarla iletişim artarak zorlaşıyordu. Özleri aynı idi, ama suyun bulutlarda buhar halinde olması, ama buza sertleşebilmesi gibi, bir zamanlar buhar, buluta benzeyen tanrılar ayrı, katı formlara kristalize oluyorlardı. Zihinlerinin bu formlarda kapana kısıldığı görülüyordu. Ama Ouowu bunun uzun süre önce onların birlikten ayrılma ve sonuçlarına bakmaksızın benliği deneyimleme arzuları ile başladığını biliyordu.

 Tamamen kendi kendine, tek bir bedende olmaktan daha büyük bir ayrılık duygusu yoktu. Bu, çok fazla vaadi, ama çok fazla tehlikesi de olan bireyselleşme sürecinin kontrolden çıkmasının nıhai etkisiydi. Benlik kötü idi; yaşamın geri kalanı için duygu veya kaygısı olmayan bir benlik. Ouowu’nun şaşkınlığına, bu Dünyasal varlıklar kendileri arasında bir hiyerarşi geliştirmişti, bazı ruhları diğerlerinin üzerine koymuşlardı, hepsinin aynı ailenin çocukları olduğu, herkesin eşit olduğu göksel kürelerde tamamen yabancı olan bir şey. Cennetten bu düşüşe eklemek için, dünyevi grupların liderleri, uyumlanmış kalmaya gereksinimleri olmayan merkezi evrensel bilinç olmadığı inancını açıklıyorlardı; onların yaşam kaynakları formsuz bir Yaratıcı değildi, sadece Doğanın görünmez kuvvetleri idi. Herkesi yaşamdan istedikleri şeyleri almaya teşvik ediyorlardı.

Başarılı hayatta kalanlar daha iyi yaşamayı ve başkalarının emeğini kullanmayı hak ediyordu, çünkü bu, türleri geliştiriyordu. Güç, üstünlük, kuvvet ve en uygun olanın hayatta kalması onların yeni idealleri ve öğretileri arasındaydı. Ouowu ve onun ruh grubu bunun anlamsız olduğunu düşünüyordu. Bu zihinlere algının büyük bozulmasının geldiğini düşünüyorlardı ve gerçeği tekrar görmek için daha ince doğalarını yeniden elde etmeye gereksinimleri vardı. Ama, ruh grubunun bu Dünyaya bağlı zihinler ile iletişim kurması için, kendileri Dünyanın boyutlarına daha derin girmek zorunda idiler, onların bir kaçının yapmak istedikleri bir hareket. Yine de, bu kayıp ruhları farkındalığın böyle tuhaf bir halinde bırakamazlardı.

Açıkçası, olaylar Dünya ile kısa bir flörtün ötesine geçmişti. Şimdi, durumla başa çıkmak için uzun dönemli bir plan geliştirmenin zamanıydı. Bu noktada, Bir’in Yasasının Çocuklarının çoğu aynı fikirde değillerdi veya problem ile en iyi şekilde başa çıkmak için başka fikirlere sahiplerdi. İlk kez Bir’in Çocuklarının safları içinde fikir farklılığı ortaya çıktı. Bazıları kayıp olanlara yardımcı olmak için yeterince şey yaptıklarını hissediyordu, çünkü onlar kayıp kalmak istiyorlardı. Diğerleri iyi zihinleri, kötünün arkasından göndermenin boşuna olduğunu hissediyordu. Ama bazıları sadece, gezegenin yüzeyinde güvenli, izole bölgeler bulmanın ve bu boyutta her zihnin kendini aramaya başladığı ve kendi orijinal amacını ve doğasını yeniden keşfetmek istediği zaman uyumlanabileceği bir ışık varlığını sürdürmek için merkezler inşa etmenin gerekli olduğunu hissediyordu. Ouowu, Io ve Lala-mu bunların arasındaydı ve girmek için kendi kollektiflerini hazırladılar. Bunu yapmak için, maddesel tezahüre veya fiziksel enkarnasyona daha uygun bir beden tipinin geliştirilmesi gerekecekti. Bu noktaya kadar kullanılan yarı – formlar ya bu dünyada faydalı olamayacak kadar çok eterik idi ya da gelmekte olan aydınlanmış zihinlere yardımcı olamayacak kadar bencilce titreşimler ile çok kirlenmişti. Yeni bir form gerekliydi, bu form dünyasında iken enkarne zihnin ve ruhun formsuz yaşama uyumlanmasını sürdürmeyi sağlayacak olan bir form.

Cayce’nin Akaşa okumasına göre, bu ikinci beden tipi Mu’da yaklaşık 10 milyon yıl önce yaratıldı, “ikinci kök ırk” bedeni denildi. Bu bedenlere giren ruhlar, iştahlarını veya egolarını tatmin etmek ya da gidermek için değil, maddi yaşam aleminde dengeyi sürdürmek için geliyorlardı. Bununla birlikte bu bedenler bugünkü bedenlere benzemiyordu, insan benzeri forma sahiplerdi, ama et ve kemikten çok odaklanmış enerji, ışık ve düşünce alanları ile kıyaslanabilirlerdi.

İkinci beden tipi bizim bedenlerimiz ile karşılaştırılınca çok güçlü idi, spiritüel olanı materyal olana köprü kuruyorlardı. Bugün hormon salgılayan yedi endokrin bezimiz varken, bu bedenler Vedalarda ve Yoga Sutralarda “çakralar” veya “padmes” olarak bilinen yedi dönen enerji merkezine sahipti. Bu merkezlerde pozitif ve negatif yüklerin, yin ve yang’ın güçlü elektromanyetik karşılıklı etkileşimi enerji üretiyordu. Bu, rastgele seçilmiş yedi değildi.

Bedenler, tanrıların bu dünyanın doğal karakteristikleri olarak gördükleri şeye göre gelişmekteydi. Güneş ışığı madde tarafından yedi ana bölüme kırılır: kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, indigo ve mor, bu nedenle bu ışık varlıkları yedi enerji merkezi ile tezahür ettiler: kök, göbek, solar pleksus, kalp, boğaz, alın ve taç. Gururlu Ölüm Lordu, yüksek zihnin ilgileri ve gereksinimleri için az bir önemseme ile, bencil arzuların ve egoyu yücelten güdülerin etkisi altında iken, fiziksel bedende çakralara karşılık gelebilir. Bu erken günlerde, onların dönen merkezleri küçük modern bir kasabayı aydınlatacak kadar canlılık veya elektrik enerjisi üretiyordu. Her atom hem pozitif hem de negatif yüklü parçacıklar içerir, bu nedenle elektrik maddeden ayırılamaz.

Manyetizm, iletkenlik ve kristal yapının hepsi elektrik alanının fenomenidir. Yüklü parçacıkların etrafındaki alan elektrik alandır. Bu nedenle, “bedenler” odaklanmış elektrik alanları idi. Düşünce – formlarından bu varlıklar, dinamik madde haline gelerek materyalizasyona daha çok yaklaştılar. Elbette, bu tanrıların formu idi; diğerleri maddeye o kadar batmışlardı ki, tanrıdan çok hayvan idiler. Bu tanrıların ve ucubelerin çağı idi. Tanrıların ikinci kök ırkının bedenlerinin sürekliliği sabitlenmemişti veya düzenlenmemişti. Onların güçlü zihinleri spesifik bir yerde bu formlara konsantre olabiliyordu, yürüyüp konuşabiliyordu ve sonra eterik formsuzluğa değişebiliyordu, tamamen ortadan yok oluyordu. Ama bu, onların hala kendi cennetsel bağlarına sahip oldukları çok erken periyotlar sırasında idi.

Zaman geçtikçe ve tanrılar bu boyutta daha çok yaşadıkça, bedenleri daha yapılandırılmış ve üç boyutlu olarak tanımlanmış hale geldi, çünkü zihinleri giderek formsuz realitenin duygusunu kaybetti. Orijinal olarak bir fikir, bir düşünce formu olan şey maddeye kristalize oluyordu. Bugün “gerçek” dediğimiz şey haline geldiler. Görüyorsunuz, bu kadim zamanlarda imgelem (hayal gücü) illüzyon ya da boşa düş kurma değildi. Aslında, hala öyledir, ama çok az kişi buna inanıyor, bu nedenle içimizde uykuda yatıyor. Zihnin tasavvur ettiği şey, tezahür etti. Hayal gücü yaratımın arkasındaki güç idi ve hala öyledir, “gerçek” maddenin yaratımının bile.

Maddeye inişin bu zihinlerde ve kalplerde kök salması arttıkça, daha ağır hale geldiler ve form ve formsuzluk arasında, madde alemleri ile saf enerji alemleri arasında gidip gelmek için daha az özgür hale geldiler. Mısır’ın ünlü “kalbin tartılması” senaryosu bunu anımsatıyor olabilir, kişinin Ölüler Diyarının karanlığından cennetlere geçme yeteneğinin göstergesi olan hafif kalp. Ouowu’nun yüksek ideallerine ve amaçlarına rağmen, o ve ruh grubu en sonunda bedenlerinin durumunu sonsuz hale kolayca değiştiremiyorlardı.

Bunun yerine, zihinleri ve ruhları yüksek boyutlarda geçici olarak kalırken fiziksel formlarını uyku benzeri durumlara koymayı öğrendiler. Bu, eterik konukluktan geri dönünce bedenlerini sahiplenmek için bedenlerine bakılmasını gerektiriyordu. Bu kozmik uyumlanma periyotları için tapınaklar yapıldı. Tapınaklar bedende, gezegenin içinde, gezegenin etrafında (manyetosfer) ve gezegenin ötesinde elektrik enerjisini vurgulamak için tasarlanıyordu, özellikle Güneşin enerjisi ile ilgili olarak.

Her iki taraf daha net bir şekilde tanımlandıkça, Karanlığın Çocukları daha asi ve savaşçı hale geldi, Bir’in Yasasının daha hassas Çocuklarına saldırıyorlardı. Birin Yasasının Çocukları güçlü iken, savaşçı değillerdi. Ouowu, o ve grubunun dünyevi olanlar ile bu sürekli çatışmalardan kaçınmak ve daha önce sahip oldukları ihtişamı yeniden yakalamak isteyenlerin yeniden aydınlanmasına yardımcı olma çalışmalarını gerçekleştirmek için uzak, izole yerler bulmaları gerektiğini biliyordu. Öfkeli Karanlığın Çocuklarına ek olarak, bu gezegende başka tehlikeler vardı.

O zamanlarda Dünyanın evriminde dinozorlar uzun zaman önce yok olmuşlardı (70 milyon – 220 milyon yıl önce – Mezozoik çağ), ama hala büyük memelilerin büyüklüğünün ve sayılarının arttığı ve enkarne varlıklara ciddi tehlike oluşturduğu Neocene periyodu idi. Bu, enkarnasyonun erken aşamalarında bir kaygı değildi, çünkü güçlerinin çoğunu tutuyorlardı, ama onlar Dünyanın bir parçası oldukça, Doğa ile ve gücün kaynağı ile bağlantılarını kaybediyorlardı ve fiziksel zarara çok hassas hale geliyorlardı.

Ancak, insan yolculuğunda bu zamanda ölüm henüz döngüsel bir deneyim değildi. Anlaşılabilmesi zor olsa da, Cayce bu varlıkların, hatta kötü olanların bile ölmediklerini, istedikleri kadar uzun süre veya bedenleri zarar görmediği sürece yaşadıklarını not ediyor. Cayce’nin Akaşa okumalarındaki anahtar karakterlerden biri ismi Alyne olan Atlantisli bir rahibedir. O altı bin yıl yaşadı, Jüpiter’in alemlerinin derin meditasyonlarında bir süre kalmak için kendi isteği ile ayrıldı. Bu garip ifade, bunların kozmosun çocukları olduğunu, sadece bu küçük, mavi gezegenin bizim için çok önemli hale gelmediğini ve bu dünyanın ötesinde bir çok alemlerin olduğunu hatırlatıyor. Yine de, enkarne iken, insan ruhun bedeni terketmek zorunda olmasına yol açabilecek fiziksel yasalara ve fiziksel zarara karşı hassas idi.

Aydınlanmış olanlar ayrıca istilacı dünyevilerin negatif etkileri ile uğraşmak yerine kendi ihtişamlı tapınaklarını terk etmeyi seçtiler. Kendi bedenlerinde ve zihinlerinde kavganın, çatışmanın ve savaşın enerjilerini yükseltmek aydınlanmış olanlar için iğrenç idi. Sadece maddi yapıları terk edip, başka yerlerde yenilerini inşa ediyorlardı. En sonunda, Ouowu ve eşlikçileri sabah güneşinin topraklarında, Mu’nun doğu sahilinde bir adaya gittiler ve orada başka bir merkez inşa ettiler. Merkezde yaşam, saf enerji ve birliğin formsuz hayatında uzun zaman periyotları geçirmekten, sonra bilgelik, anlayış ve güç ile fiziksel tezahürün kurulu hayatına geri dönüp bunları dinleyenlere aktarmaktan oluşuyordu.

Fiziksel tezahür periyotları sırasında, maddede kapana kısılmış olanlara ve zihinleri formsuz yaşam ile bağlantı kuramayanlara öğretiyorlardı ve onları iyileştiriyorlardı. Ayrıca onlara yiyecek, barınak ve giysi sağlamak ve Karanlığın Çocuklarının ve büyük hayvanların saldırılarından korumak gerekiyordu. Ouowu ve eşlikçileri bu insanların bakıcıları oldular.

Kendi uyumlanmalarının sonucu olarak, ışık, ısı olarak kullanılabilen ve merkezin etrafındakileri ve içindekileri korumak için kullanılabilen güç üretmek için Doğanın kuvvetlerini, Güneş enerjisini ve Dünyanın manyetik alanlarını (hem içsel hem atmosferik) kullanabiliyorlardı. Doğaya ve Bir’e uyumlanmanın yüksek seviyelerini ellerinde tutan bir kaçı iklimi ve böylece yıl boyunca yiyecek yetiştirmeyi etkilemek için sıcaklığı, atmosfer basıncını ve rüzgarları etkileyebiliyordu. Ne yazık ki, bu yetenekler yaşam dayanağı olarak aydınlanmayı aramayan bir çok dünyeviyi çekiyordu. Ama Ouowu, motivasyonları en yüksek olandan daha az olsa bile, onları kendi etkisi altında tutmanın daha iyi olduğunu düşünüyordu.

Diğer aydınlanmış gruplar Mu boyunca merkezler inşa ettiler. Güneyde “Io” olarak bilinen kollektif grup büyük bir tapınak kompleksi inşa etti. Bu grup daha fazla bireyselleştikçe, yüksek rahibe Io onların lideri olarak tezahür etti.

Ve, Mu’nun Batı kıyılarında, rahibe Lala-mu dev bir merkez geliştirdi ve gelen herkese tüm gücün, tüm ihtişamın, tüm mutluluğun Tek orijinal Zihinden geldiğini ve ister hala biliyor olsunlar ya da olmasınlar tüm varlıkların o Kutsal Olan’dan geldiğini öğretiyordu. Lala-mu’nun öğretileri Mu’da yayıldı, maddenin sınırlamalarından ve karmaşasından yorgun düşen birçoklarının moralini yükseltiyordu, ama onu yok etmeyi isteyen Karanlığın Çocuklarının liderliğinin öfkesini artırıyordu. Ama o ve onun ruh grubu akıllı ve nazik şekillerde güçlü idi, onun peşine düşen fiziksel olarak güçlü dünyevilerin kafasını karıştıran görsel illüzyonlar yaratıyorlardı, onu asla bulamıyorlardı. Hepsi ücra yerlerde olan bir çok başka merkezler vardı.

Çeşitli ışık merkezlerindeki çalışma iki temel alanda idi: Birincisi, hayvan karakteristikleri karışmış veya kirlenmiş zihinlerden ve bedenlerden uzaklaştırılmalıydı. Bu etkileri azaltmak için başlıca yöntemlerden biri müzik vasıtası ileydi. Fiziksel bir bedende kendi aktivitesinde ruhun müziği istekli olan ruh ile, ama zayıf olan beden ile kendi içinde savaşan bir çok işkence görmüş ruhu veya işkence görmüş bedeni yatıştırıyordu. Kamıştan enstrumanlar veya flütler kullanarak, müzik bedenin arzularını minimize etmeye ve ruhun arzularını yükseltmeye yardımcı oluyordu.

Bu kutsal müzik vasıtası ile bazı dünyeviler kendi eski benliklerinin vizyonlarını gördüler ve zihinleri kendi gerçek benliklerini algıladığında, fiziksel formları hayvansal özelliklerin ve dürtülerin çoğunu veya hepsini kaybederek tepki verdi.

İkincisi, formsuz yaşamın daha ince, yüksek alemlerine ve temelindeki Birliğe uyumlanmayı yeniden elde etmek için eğitim ve yardım sağlamak için tapınak gerekiyordu. Bu, zihnin ve ruhun boyutlarında deneyimleri gerektiriyordu. Kişi bunları ne kadar çok deneyimlerse, o kadar daha az maddeye sahip oluyordu. Birçoklarına ışık merkezlerinde yardım edildi, ama Mu Karanlığın Çocuklarının uyumsuz enerjileri ile hayatta kalamazdı. Üreme ve soy düzeninin doğal yasalarını bozmaya ek olarak, onlar atomun ve yerçekiminin kuvvetleri ile dikkatsiz bir şekilde oynuyorlardı.

Uyumsuzluk o kadar büyük hale geldi ki, Yerküre, Dünya Ana bile isyan etti ve uyumsuz titreşimlerden sallanmaya ve patlamaya başladı. Mu parçalara, adalara ayrıldı. Yanlış uygulanmış, yanlış yönlendirilmiş enerji maddeyi sarstı. Depremler, yanardağlar ve iklim değişimleri Anakara Mu’yu dönüştürdü.

Kirlenmiş bedenlerin çoğu bu felaketlerde yok oldu. Uyumlanmış olanlar gelmekte olan değişiklikleri ve bu çağın sonunun gelmekte olduğunun işaretlerini önceden gördüler.

Aydınlanmış olanların bazıları, Dünya başka bir deneme için hazır oluncaya kadar, diğer boyutlarda kalmak için kendi istekleriyle bedensel hayatı terk etti (yansıtılmış formlarına “öldüler”). Ama diğerleri daha güvenli karalara büyük göçe katılmayı seçerek, bedenlerini terk etmediler. Ouowu ve onun ışık grubu kendi merkezlerini terk ettiler ve yükselen Güneşe doğru, doğuya yelken açtılar, bugün Arizona ve New Mexico olan yere geldiler, o alanlarda gizemli sarp kayalarda yaşayanlar haline geldiler. Io ve grubu bugün Peru olarak bilinen topraklara göç etti, İnkaların ataları, öncelleri oldular. Lala-mu ve takipçileri La Mu veya sadece La adı verilen Mu’nun ada kalıntılarından birine göç ettiler ve daha fazla değişiklikler onları HindiÇin bölgelerine gitmeye zorlayıncaya kadar çalışmalarına orada devam ettiler.

 Mu’nun bilgeliğinin ve çalışmalarının çoğu Pasifik’ten Tonga, Samoa, Fiji, Pohnpei Adasındaki Nan Madol, Marianas, Palau, Kosrae, Guam, Tahiti vs ye yayıldı. Bu insanların ve bilgeliklerinin bir kısmı daha da ilerledi, Peru’ya ve Meksika ve Guatemala’nın batı topraklarına girdi. Örneğin, bazı erken Olmek heykelleri ve sunak imgeleri Samoa insanlarınınkine mükemmel şekilde uyuşmaktadır.

Maalesef, çıkarcılık dünyaya-bağlı zihinlerin tek sahip oldukları şey değildi. Özgür irade ve bağımsız bilinç Tanrının verdiği armağanlardı, yine de niyette en hafif değişim ile, bu yüce armağanlar şeytanların silahları haline gelebiliyordu.

Her yoldaş Yaratıcı ile ve diğer yoldaşlar ile uyum içinde kalmak için, kendi bencil arzularına boyun eğdirmek için mücadele etmek zorundaydı. Ouowu uyumlanmasını sürdürmek ve onun rehberliğini ve danışmanlığını arayanlara yardım etmek için çok mücadele etti. Ama Dünyanın maddesini daha da çok üstlendiğini hissedebiliyordu ve Karanlığın Çocuklarının liderleri ile mücadele ederken, kendi görüşlerini onlara zorlamak için daha kararlı olduğunu görüyordu.

 Bu doğru ve iyi niyetli arzu, bencilliğin, kişisel çıkarın kuvvetlerine kurnazca güç veriyordu. Bunun farkında olmasına rağmen, Ouowu kendisini durduramıyordu. Birinci ve ikinci çağlar sona eriyordu ve üçüncüsü başlamak üzereydi. Bu, Dünyanın ilk gerçek Aden’ine yol açacaktı. Herkesin umudu, şifa, aydınlanma ve minyatür tanrıları bu kadar kuvvetli yakalamış olan kuvvetlere karşı zafer için yeni bir potansiyele binmek idi.

3ncü. Atlantis: Dünyanın Aden’i, Eril & Dişil ve Beş Irk

Yaklaşık MÖ 210,000 de, bir çok ruh Atlantik Okyanusunda bir kıta olan efsanevi Atlantis’te taze bir enkarnasyona başladı.

Mu şimdi Pasifik Okyanusuna yayılmış bir çok adalar idi ve bazı tapınaklar hala yardım sağlıyor olsa da, Mu’nun çağı geriye çekiliyordu. Şaşırtıcı şekilde uzun süre, yaklaşık 12 milyon yıl devam etmişti, ama MÖ 50,700 e kadar, sadece bir bir efsane, bir mit olacaktı. Atlantis dinamik yaşam, dönüşüm ve yeni umut için yeni sıcak bölge idi.

Atlantis’te enkarnasyonlar saf olarak ikinci kök – ırk bedenlerde olacaktı; karışık hayvan formlarında değil. Bir’in Çocuklarının ve Karanlığın Çocuklarının ikisi de bu bedenleri kullanmaya başladı. Bu bedenler androjen, erselik idi, bir bedende her iki cinsiyete sahipti; bir çok bitki, bazı hayvanlar ve Hermes ve Afrodit’in mitolojik biseksüel çocukları Hermaphroditus gibi.

Bundan dolayı, iyi ve kötü, minyatür tanrılar bedenlerinde yerleşmesi için çoğu zaman kendi ruh gruplarından olan yoldaş ruhları çekerek, kendi içlerinde yeni bedenlere hamile kalabiliyordu. Bu bedenler androjen olsa da, ruhlar tek bir cinsel veçhe üzerinde durmaya eğilimliydi ve Dünyada erken periyotlar sırasında dişil baskın olan veçhe idi. Dişil yönetimin çağı idi.

Büyük liderlerin hepsi kendi ifadelerinde baskın olarak dişil idi. Ouowu, Io, ve Lala-mu baskın olarak dişil olmalarına rağmen, aynı zamanda eril enerjilere de sahip idiler. Bu nedenle, kendi içlerinde hamile kalabiliyorlardı; başka bir beden ile çiftleşme gerekmiyordu. Toplulukları kurmak için, çoğu zaman yeni bedenlere hamile kalıyorlardı, onlara zihinlerinin rahimlerinde gebe kalıyorlardı ve sonra formsuz yaşamın görünmeyen alamlerinden çıkıp gelen ruhlar tarafından oturulmaları için, form dünyasına getiriyorlardı. Ama Atlantis yeni bir çağ olacaktı, bir çok şaşırtıcı değişiklikler herkes için daha iyi koşulları getirecekti, en azından niyet buydu. Cinsel birliğin (çift cinsiyetliliğin) iyi bir şey olduğu görülebilir, ama bu dünya ayrı, bireysel bedenlerdeki ruhlar için yalnız bir yerdi. Zihnin ve ruhun sınırsız boyutlarında her zaman var olan birlik ve topluluğu dünyada deneyimlemek zordu. Her zihin ayrı bir bedende izole idi. Ama bu değişmek üzereydi. Akaşaya göre, Aden, Tanrının bahçesi ilk kez MÖ 106,000 civarında Atlantis’in Poseidia adı verilen cennet gibi bölümünde gerçekleşti (muhtemelen Yunan mitolojik deniz tanrısı Poseidon ile özdeşleşmiş; Romalılar bu tanrıya Neptün diyordu). Akaşaya göre, yaklaşık MÖ 12,000 e kadar İncilde söz edilen Aden Adem, Havva ve başbelası yılan ile Dicle ve Fırat nehirleri arasında yaratıldı.

Atlantis’in Aden’i İncilinki kadar önemli idi. Bu ilk Aden’de, Tanrının Logos’u, dünyevilerin maddeden ve bencillikten çıkış yollarını bulmalarına yardım etmek için Tanrının Çocukları arasında enkarne oldu. Logos, bireyselleşmiş varlıklar arasında olmak için bireyselleşmiş Tanrının öz zihni veya bilincidir. İncilde Logos’a beden haline gelen ve aramızda oturan “Kelam” olarak değinilir. Bu, maddeye, form dünyasına çok önemli bir giriş idi. Sonsuz şimdi sonlu olanların arasındaydı, evrensel bireyselleşmiş olanların arasındaydı. Bir, iyi bir ilişki kurabilmeleri ve ondan öğrenebilmeleri için Birçokların arasına geldi. Bu dünyaya girdiğinde, Logos iki cinsel veçhe iki eşsiz forma veya bedene ayrılırlarsa, bunun faydalı olacağını belirledi, sadece eşlik, refakat için değil, aynı zamanda birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye yardımcı olmak için.

 Bu dünya, yalnızlık ve ayrılık duygusunu yenmek için varlığın farklı bir düzenlenmesini gerektiriyordu. Bir çok şekillerde bu ayrı his bencilliğe ve birlik ile işbirliği yoksunluğuna veya birliğe uyumlanma yoksunluğuna katkıda bulunuyordu. Logos, enkarne Tanrı kendi çift cinsiyetli benliğini böldü, bireysel olarak ilk tezahür eden dişi Lilith ve ilk erkek Amilius. Bu ikisi ilk Havva ve Adem idi.

Onlar aynı varlığın ikizi, tek zihnin, tek ruhun yarıları idi. Cayce’nin Akaşa okumasına göre, ruhun tamamlayıcı eril-dişil veçhelerinin ayrı beden tiplerine ayrılmasını gerçekleştirmek seksen altı yıl sürdü. Bu gerçekleştirildiğinde, tamamlayıcı özellikler, cennetsel boyutlardaki birliği yansıtan bir birlik içinde bir araya gelebilirdi ve ikisi rahatlamış ve birleşmiş hissederlerdi. Bu ikisinin birliği umulan duygusal, zihinsel deneyim idi. Ve bir süre için iyi çalıştı.

Bu yeni bedenler üçüncü yaratım idi, minyatür tanrıların üçüncü kök ırkı. Logos yolu gösterdiğinde, bir çok ruh işlemi tekrarladı, eril ve dişil özelliklerini ayırdı ve bunları bireysel olarak tezahür ettirdi. Bu haber tüm dünyaya yayıldı. Bu kadim zamanlarda dünya hala tek ortak dili konuşuyordu, bu nedenle iletişim kolay ve hızlı idi. Tanrının Logosu’nun Poseidia’nın insanları arasına geldiği ve yeni bir beden tipi yarattığı haberi tüm dünyadan ziyaretçileri çekti. Bazıları şüphe ile geldiler, bazıları merak ve umuttan, bazıları bu onların son umudu olduğu için geldiler. Poseidia dünyanın merkezi idi. Lala-mu bile zihin ve ruhta sahip olduğu şeyi fizikselde deneyimlemek için gezegenin uzak köşesinden geldi.

Şimdi sevgi, yoldaşlık, aileler ve yuva yaratarak birlik erkekler ve kadınlar arasında gerçekleşebilirdi. Yuva kavramı enkarne tanrılar için en büyüleyici kavramlardan biriydi. Bundan önce, insanlar gruplar halinde topluluk yapıları içinde yaşıyordu. Eşiniz ve o birlikten olan çocuklar ile özel bir yeri paylaşma fikri yeniydi. Bu düzenlemenin enkarne ruhlar için ne kadar rahatlatıcı olduğu hızla görünür hale geldi. Cinsel olarak eşleşen partnerler ayrıca bu dünyanın Doğa düzenlemesine de uyuyordu. Şimdi denge duygusu vardı. Minyatür tanrılar Doğanın yolları ile ahenkli hale geldiler. Bugün, bu erken çiftlerin kendilerinin yarıları olduğunu veya ensest kız ve erkek kardeşler olduğunu kabul etmek itici. O kadim zamanda genetik Bir’in Çocukları arasında bir sorun değildir, çünkü bedenleri henüz bugün olduğu gibi tamamıyla fiziksel yapılar değildi.

Fiziksel bedenleri ile çiftleşmiyorlardı, Birlik içinde, Tanrı ile birlik içinde ruhları, zihinleri ve kalpleri ile birleşiyorlardı (hayvan formlarını ve daha sonra insansı formları kullanarak çiftleşmekte olan Karanlığın Çocukları haricinde). Mitolojilerimiz, birbirleriyle evlenen erkek ve kız kardeşlerin sayısız hikayelerini içererek bu durumu ortaya koyuyor. Örneğin, Mısır mitolojisinde büyük tanrı Osiris kızkardeşi olan veya gerçekte kendi bütün ruhunun dişil yarısı olan büyük tanrıça İsis ile evlendi. Tanrı Ra, dişil yarısı Rat ile evlendi. Tanrı Thoth kendi dişil yarısı Maat ile evlendi. Bu erken zamanlarda işlerin yolu buydu. Daha sonra, genetik kuvvetler daha önemli hale geldikçe ve daha fazla derslerin öğrenilmesi gerektikçe, evliliklerin kişinin kendi yarısı (“diğer yarı”nın kadim anlamında) yerine başkası ile birleşerek elde edildiği görünür hale geldi

Lilith : İlk Havva

Lilith tarihte belirsiz, bilinmeyen bir figür olarak görülebilse de, onun imgesini gösteren fiziksel eşyalara, yazılı kayıtlara ve hatta bir İncil paragrafına sahibiz. Onun “Lillake” ismi altında ortaya çıktığı en eski çalışma, MÖ 2000 dolaylarında, Gilgamesh hakkındaki Ur’un Sümer tabletlerinin Giriş Bölümüdür. Giriş bölümü  bir yaradılış efsanesini anlatır:

Cennet ve dünya ayırıldıktan ve insanlık ve alt dünya yaratıldıktan sonra, deniz kendi efendisinin onuruna alçalıp yükseldi, ama güney rüzgarı sert esti ve bir söğüt ağacını Fırat üzerindeki kendi kıyısından söktü. Bir tanrıça zavallı ağacı gördü ve onu Uruk’ta Prenses İnanna’nın bahçesine koydu. İnanna, bir gün ondan bir yatak veya taht yapacağını umarak ağaca büyük bir özenle baktı. Ama ne yazık ki, ağaç olgunlaştığı zaman, büyülenemeyecek bir yılanın ağacın köklerinde yuvasını yaptığını ve bir Zu – kuşunun dallarında yuvasını yaptığını ve karanlık bakire Lilith’in ağacın gövdesine yuvasını yaptığını gördü.

Bu hikayede, yine tüm kadim dünyada ortaya çıkan sembollerin çoğunu buluyoruz: ağaç, yılan ve kuş. Yucatan’da, Hayat Ağacı dünyanın ortasındadır, kökleri Yer Altına iner ve dalları yukarı Cennetlere uzanır. Bu Sümer hikayesinde, yılanın köklerde, kuşun dallarda yuvalandığını görürüz, düşük zihnin ve Alt Dünyaya inmenin ve daha iyi pespektifte, daha bilge bilişte kalan yüksek zihnin daha büyük hikayesinin sembolleri. Bu hikayede Lilith bu iki bilinç hali arasında oturur.

Lilith efsanesi için ikinci kaynak Musevi mistisizminde, MS 700 – 900 arasında yazılmış “Ben Sira’nın Alfabesi”nde bulunur. Ama bu hikaye Babil kralı Nebuchadnezzar zamanına kadar gider. Bu hikayede Lilith, daha uysal olan Havva’dan önce Adem’in ilk eşidir. Lilith kendisini Tanrının suretinde yaratılmış, Adem’in eşiti olarak görüyordu. Kendisini Adem’in isteklerine tabi tutmuyordu, özellikle seks sırasında onun altına yatmak. Altta olacak kişinin kendisi değil, Adem olduğunda ısrar ediyordu. Ama Adem onun kendisine itaatkar olmasını istiyordu. Bu, Lilith’in “Ağıza alınmaz olan” (çok kutsal olan, anlatılamaz isim) ismiyle anılması ile sonuçlandı, ki bunun imkansız olduğu düşünülüyordu, çünkü tanımlanamaz idi; ama Lilith bunu söyledi ve böylece uçup gitti. Onun gidişiyle cesareti kırılan Adem Yaratıcıdan onu kendisine geri getirmesini ya da ona başkasını vermesini istedi; çünkü zaten Dünyanın tüm yaratıkları arasında aramıştı ve eşi olacak kimseyi bulmamıştı. Dişi bir tanrı gerçek bir eş olabilecek tek kişiydi. O zaman Yaratıcı üç meleğine Lilith’in peşinden gitmeleri ve geri dönmesi için ısrar etmeleri talimatını verdi. Eğer ayrı kalmaya karar verirse, o zaman kendi çocukları arasında ölümün var olmasına izin vermek zorunda olacaktı. Bunun acımasız bir talep olduğu görülebilir, ama onun çocukları ölümsüz idi, Tanrı ile ve var oluş amacı ile temaslarını kaybetmiş ölümsüzler. Bu küçük mavi gezegende dünyevi varlıklar olarak ebediyen yaşamamalarını sağlamak için, Yaratıcı onların ölümü deneyimlemelerini istedi, bu periyot sırasında kendi orijinal hallerini hatırlayabilmeleri ve onu tekrar elde etmeyi arayabilmeleri umuduyla, fiziksel tezahürden bir mola olarak ölüm.

Lilith kabul eder. Her gün çocuklarının yüz tanesi ölecektir. Adem’e geri dönmek onun için bir seçenek değildi. “Beni bırakın” dedi meleklere. “Sadece bebeklerde hastalık yaratmak için yaratıldım. Eğer bebek oğlan ise, doğumundan sekiz gün sonra onun üzerinde hakimiyetim olacak, eğer kız ise yirmi gün.” Hala Lilith için endişeli olan melekler ona eğer kendileriyle birlikte geri dönmezse, o zaman öleceğini söylediler. Kandırılamayacak biri olan Lilith, nasıl ölebileceğini sordu, çünkü “Tanrı ona tüm yeni doğan çocukların sorumluluğunu almasını emretmişti: erkekler sekiz güne kadar, kızlar yirmi güne kadar”. Hileleri işe yaramayınca, melekler ona yalvarmaya başladı. Ama o gitmeyecekti. Yine de, kaygılarından dolayı, Lilith onlara yaşayan ve ebedi Tanrı adına yemin etti: “Ne zaman bir tılsımda (muska) sizi veya isimlerinizi ya da şekillerinizi görürsem, o bebek üzerinde gücüm olmayacak.” Bu üç meleğin isimleri bebeklerin boynuna asılan muskalarda güçlü kalkanlar haline geldi. İsimleri: Snvi, Snsvi, ve Smnglof; bazen Senoy, Sansenoy, ve Semangelof olarak yazılır. Kral Ben Sira’dan genç oğlunu iyileştirmesini istediği zaman, Ben Sira bu efsaneyi Kral Nebuchadnezzar’a anlatır. Ben Sira meleklerin isimlerini bir muskaya yazar ve bunu oğlanın boynuna takar, oğlan sağlığına kavuşur.

Bazı İbrani efsaneleri, Lilith Adem’i bahçedeki düşüşten önce terk ettiği, elmayı yemediği için onun ölümsüz olduğunu ve Adem ve Havva üzerine lanette rolü olmadığını kabul eder. Yine de, çoğu İbrani hikayeleri onu erkekleri rüyalarında baştan çıkaran bir iblis olarak tasvir eder. Onun şehvet düşkünü iblislerin oturduğu Kızıldeniz kenarında yaşadığı söylenir. (İbranilerin suyun iblisleri çektiği ile ilgili bir gelenekleri vardır). Eğer Lilith bir çocuğa yaklaşırsa ve onu okşarsa, çocuk uykusunda gülecektir; uyuyan çocuğun yanaklarına bir parmak ile vurmak Lilith’in kaybolmasına neden olacaktır. Sünnet edildikten sonra erkek çocuk Lilith’e karşı daimi olarak korunuyordu. Bu, o zaman erkeklerin rüyalarında Liliht tarafından nasıl baştan çıkarıldığı sorusunu getiriyor?

İbraniler “Lilith”i “gece” anlamına gelen “layil”den türetmiş olabilirler. Bazı İbrani gelenekleri, Lilith’in Sheba Kraliçesi olarak enkarne olduğunu ve Kral Süleyman’ı baştan çıkardığını anlatır. Bu esasen, Sheba Kraliçesinin traşsız, kıllı bacakları olduğunu söyleyen hikayeden gelir, bu Lilith’in bir işaretidir, çünkü hem İbrani hem de Arap folkloründe, Lilith kıllı bir gece – canavarıdır.

Babil ve Asur efsanesinde o Lilitu’dur. Isaiah 34:14-15 te bulunan İncil paragrafı, satirlerin (yarı insan yarı keçi olan kır tanrısı), büyük, vahşi öküzlerin, pelikanların, baykuşların, çakalların, deve kuşlarının, yılanların ve akbabaların Lilith’e yoldaşlık yaptığı Edomite Çölünün ıssız harabelerini tanımlar. “Yaban kedileri sırtlanlar ile buluşur, keçi – iblisler birbirlerine seslenir; Orada Lilith uzanır ve dinlenecek bir yer bulur. Baykuş yuvası vardır, kuluçkaya yatar”

Bu paragrafın bazı tercümelerinde “Lilith” yerine “gece canavarı” yazılmıştır. Bu paragraftaki baykuşa referans önemlidir, çünkü o da Lilith’e değinir. Bir Sümer rölyefinde Lilith baykuşun ayağı ile gösteriliyor, bir çift aslanın sırtında durur ve her bir elinde Ankh’ın Sümer versiyonunu tutar, Mısır’ın Yaşam için sembolü. Asya’da baykuş bilgeliğin sembolüdür, özellikle gece alınan bilgelik. İncil’in Roma Katolik baskısında, Bilgelik Kitabı dişil zamir “she”yi kullanarak bilgeliğe değinir. Bir Asya atasözü baykuşların genellikle yalnız görülmesinin nedeninin, Lilith’in yalnız görünmesi olduğunu belirtir, çünkü “bilgelik yalnız durur.”

İbrani Targum Yerushalmi’de: “Lord seni tüm işlerinde kutsar ve seni Lilim’den korur!”. Lilim Lilith’in çocuklarıdır. Yunan yorumcu Hieronymous Lilith’i Zeus tarafından terkedilen Libya kraliçesi Yunan Lamia ile özdeşleştirir, Zeus’un eşi Hera, Lamia’nın çocuklarını çalar. Lilith diğer kadınların çocuklarını çalarak bu eylemin öcünü alır.

Cayce’nin Akaşa okumasında Lilith’in kötü, karanlık hikayesi yoktu, sadece eşitlik ve dişil güç hikayesi vardı. Gerçekte, Cayce Dünyaya geri dönen enkarne Logos’un bu dişil ve eril bölümlerini her zaman birlikte çalışan bazı çok kutsal insanlar olarak okur. Cayce bu enkarnasyonları şöyle sıralar: Amilius ve Lilith, Adem ve Havva, Thoth ve Maat, ve İsa ve Meryem. Her biri Logos’un, Kelam’ın, Mesih’in enkarnasyonu idi: onların dişil ve eril yönleri.

Cayce’ye göre, Esseneler adı verilen Musevi cemaati bunu biliyordu ve aslında zamanın kadınları arasında dişil Mesih’in gelişini arıyorlardı, onun vasıtasıyla eril Mesih’in lekesiz olarak hamile kalınacağı dişil Mesih.

Esseneler Genesis’i okudular ve Havva Bahçeyi terk ederken ve kendisinden kurtarıcının geleceğini söylerken, Lord Havva’ya döndüğü zaman, önce bir kadının geleceğini, sonra adamın geleceğini kastettiğini belirlediler. Carmel Dağındaki tapınaklarında, kadınları spiritüel uyumlanmaya alıyorlardı ve en sonunda aslında annesi Ann’dan lekesiz gebe kalınma ile tapınakta doğan genç bir bakire ile ödüllendirildiler. Ama Atlantis’e ve Yucatan’a yolculuğumuza geri dönelim.

Lilith ve Amilius : Altın Çağ

Poseidia’da Lilith ve Amilius yeni bir düzen oluşturmaya girişti. Yaşanacak prensipler oluşturdular ve herkesin orijinal amaçlar ve bilinç ile yeniden uyumlanabileceği ve günahlarından arınacağı bir plan geliştirdiler. Planları arasında bu dünyayı etkileyen ve Bir’in Çocuklarını bile baştan çıkaran karanlık kuvvetler üzerine beş – noktalı bir saldırı vardı. Plan, dünyanın beş farklı bölgesinde enkarne olmaları için ve aydınlanmış kültür ve eğitimin ana merkezlerini kurmaları için ışık taşıyıcılarının beş büyük grubunu gerektiriyordu. Her grup beş duyusal etkiden birinin çekici etkisini hafifletmek için sorumluluk üstlenecekti: görme, ses, tat, koku ve dokunma. Grupların her biri, bugün “ırksal karakteristikler” adı verilen şey ile temsil edilen bireyselliğin duygusal ve davranışsal karakteristiklerinin bazılarını üstlenecekti. Atlantis dokunma duyusunu vurgulayan kızıl ırkın orijinal yeri olacaktı.

And Dağları, özellikle Peru topraklarına yakın bölge koku duyusunu vurgulayan kahverengi ırkın orijinal yeri olacaktı. Gobi bölgesi (o zamanlar çöl değildi) işitme duyusunu vurgulayan sarı ırkın orijinal yeri olacaktı. Kafkasya ve Karpat Dağları görme duyusunu vurgulayan beyaz ırkın orijinal yeri olacaktı. Sudan’daki Nubia ve güney Mısır tat alma duyusunu vurgulayan siyah ırkın orijinal yeri olacaktı. Bunlar Dünya etrafında bilgeliğin ve ışığın halkasını oluşturacaktı.

Amilius ve Lilith şimdi yeni bir liderleri ve eril nitelikler için cinsel tercihi olan Karanlığın Çocuklarından olanlara karşılık veren prensipleri sağlam şekilde oluşturdu, bu yeni lider Atlantis’te Baal veya Baaliel’in Oğulları olarak biliniyordu, veya Cayce onlara Beliel’in Oğulları diyordu. Ama onlar en tehlikeli problem değildi. Bir’in Çocukları arasında erişilen güzelliğin çeşitli dereceleri üzerine kıskançlık kalplerini istila etmeye başlamıştı. Lilith ve Amilius’a yakın olanlar kimin daha önemli olduğu üzerine tartışmaya başladılar. Ve onlara istedikleri kadar yakın olmayanlar, yakın olanları kıskanmaya başladılar.

Bu küçük kinler kalplerinde zihinlerinde sinsi bir şekilde büyüdü ve ahenk ve işbirliğine ciddi bir tehlike olarak kaldı. Uzun zaman önce, Bir’in Çocukları arasında gruplaşmalar gelişti, birbirlerinin çıkarlarına ve etkisine karşı entrikaya başlayan gruplaşmalar. Bu o kadar kötüyken, daha da kötü bir gelişme vardı, Genesis 6:-4’te İncil kayıtlarında bile olan bir gelişme:

İnsanlar yeryüzünde çoğalmaya başladığı ve onlardan kızlar doğduğu zaman, Tanrı Oğulları insanların güzel olan kızlarını gördü; ve seçtiklerinden kendilerine eşler aldılar. Ve Jehovah dedi ki, “Ruhum ebediyen insan ile çekişmeyecek, çünkü o da ölümlü: onun günleri yüz yirmi yıl olacak’. O günlerde Nephilim (devler) dünyada idi ve bundan sonra, Tanrı Oğulları erkeklerin kızlarına gelip onlara çocuk veriyorlardı.

Zamanda bu noktaya kadar varlıkların üç grubu vardı: 1) Haz ve heyecan için yollarını maddeye sıkıştıran tanrılar, kendi aralarında hayvanların yaptıkları gibi üremek için hayvan formlarını ve daha sonra insansı erkek ve kadın formlarını kullandılar; 2) Haz ve heyecan için değil, formsuz alemler ile bağlantıyı ve aydınlanmayı sürdürmeye yardım etmek için gelen tanrılar, kendi içlerinde cennetin görünmeyen alemlerinden çıkıp gelen ruhlara yeni formlar tasarladılar; ve 3) kendilerine hizmet etmeleri için tanrıların zihinleri tarafından yaratılan zombi – benzeri “şeyler”, bunlar hayvanların yaptıkları şekilde kendilerinin üreme grubu oldular. Amilius ve Lilith erkeklerin ve kadınların birbirlerine rahatlık ve birlik vermek ve gebe kalmak için bir araya gelmelerine niyet etti, bu süptil bedenlerde daha ideal olarak ve Sonsuz Bir ile uyum içinde yapılıyordu. Dünyevi Beliel’in Oğulları, zombiler ve hayvanlar gibi etten bedenlerde çiftleşmiyorlardı. Bugün bu aktarılması zor bir kavramdır, çünkü o kadar fizikseliz ki, çiftleşme olmadan çiftleşme biraz hayal gücü gerektirir ve bir Tanrı çocuğu ile insan çocuğu arasındaki fark, o zamanlarda olduğu kadar açık değil. Cayce bu tür hamile kalmayı kendi içinden dışarıya bir başka ayrı beden iten, kendi gen havuzunu ayıran düşük amipin üremesi ile karşılaştırır. O zamanlarda amaç insan oğullarının bilincini, arzularını ve enerjilerini yüksek farkındalığa yükseltmek ve en sonunda yaşamın ve kozmosun formsuz alemlerinin Birliğine geri dönmek idi. Bu gerçekleşmedi. Tanrı oğullarının yüksek titreşimleri ve farkındalığı fiziksel maddeye ve duyusal deneyime daha çok inmeye başladı.

Kutsal öğretilerde, özellikle Vedik öğretilerde, yaşam gücünün, enerjinin, zihnin akışını aşağıya doğru ters çevirmenin çoğu zaman bir ağaçtan veya asadan aşağıya inen yılan olarak (her varlıktaki kundalini enerjisini temsil eder) tasvir edildiği tanımlandı. Örneğin, İncildeki Aden Bahçesinde, İyi ve Kötünün Bilgisi Ağacından aşağıya inen yılan, en sonunda Dünyanın tozları arasında kendi karnı üzerinde sürünür. Bu çoğu zaman kadim dünyadaki mistik törenlerde, yılan enerjisinin, zihnin yaşamın ve bilincin yüksek seviyelerine yükselmesine karşılık gelir.

Bu Orta Amerika ve Mısır sanatında ve mitolojisinde gördüğümüz kanatlı – yılan fikridir. Bugün büyük metinlerimizin bazılarında bile vardır. Gizli bir gece ziyareti sırasında İsa’nın Nicodemus’a verdiği öğretiyi hatırlayın (John 3:14). Nicodemus sırları öğrenmek istiyordu, kendisinin üye olduğu Sanhedrin için problem olan bu garip üstadı arıyordu. İsa’dan üç anahtar öğreti aldı. Birincisi tekrar doğmak zorunda olduğumuz. Fiziksel olarak doğmaktayız, ama aynı zamanda spiritüel olarak da doğmalıyız. İkinci öğreti, hiç kimse önce cenneten inmeden cennete yükselemez, maddeden yukarı evrimleşmemizden önce zihnin maddeye inişine değiniyor.

İster hatırlayalım ister hatırlamayalım hepimiz içimizde önce cennetten inen bir ruha sahibiz. Bu parçamız dünyanın ötesindeki formsuz boyutlara aşinadır. Ama bu bölümdeki araştırmamızın anahtarı üçüncü öğretidir: “Musa’nın çölde yılanı yükselttiği gibi, insan oğlu ebedi yaşama yükseltilmelidir” İsa, çölde kendi benliğini veya Tanrıyı aramak için Firavun’un krallığını terk ettiği zaman Musa’ya değiniyor. Arayışında etrafında yedi bakirenin sürülerini sulamaya giriştikleri derin bir kuyuya gelir. Çölde yedi bakire, burada daha derin bir anlam mı var? Elbette var. Bu yedi bakire, yüksek rahibin kızları yedi spiritüel merkezin, yedi çakranın sembolüdür.

Musa onları ve sürülerini sular, en sonunda en büyük olan ile evlenir. Sonrasında, yanan çalıda Tanrı ile karşılaşır ve ilk kez asasını nasıl yılana dönüştüreceği ve yılanı yine asaya yükselteceği talimatını alır (Exodus 2, 3, ve 4). Musa tüm insanlarla birlikte çölde iken, Tanrıdan dikilmiş bir asa üzerine ateşli veya tunçtan bir yılan yerleştirmesi talimatını alır ve ona bakan herkes iyileşecektir (Numbers 21:8-9). Exodus’un yazarı bize fiziksel hikayeden daha fazlasını aktarmaya çalışıyor.

Bunu tam olarak anlamak için Aden Bahçesine geri dönmeliyiz, çünkü Bahçede düşenler sadece Adem ve Havva değildi; yılan da düşmüştü. Aşağıya inen tanrılarda yaşam gücü ve bilinç daha da düşük seviyelere düşüyordu. Eğer yanlış kullanılırsa yaşam gücü zararlı olabilir, ama onu yükseltmek dünyadakinden önceki enerji ve bilinç seviyelerine geri getirmenin anahtarıdır. Patanjali’nin Yoga Sutralarında (MÖ 300), enerjiyi yükseltme süreci enerjinin bedende nerede olduğunun, nasıl yükseltildiğinin ve enerjinin bedende izlediği yolun anlayışı ile başlar.

Yoga Sutralarına göre, enerji bedenin gövdesinin alt kısmında, omurganın tabanına yakın bir yılan gibi “kıvrılır” (kundalini). Spiritüel merkezlerden, çakralardan omurga sütunu boyunca yukarıya beynin tabanına ve beyine, alına yükselir. Kundalinin bedendeki yolu dikilmiş pozisyondaki bir kobra ile veya firavunun asası ya da çoban değneği ile temsil edilir. (Asa, üst ucunda bir kanca olan sopadır.)

Bugün bir çok kitap kundalininin başın tacında zirveye ulaştığını öğretir, ama daha kadim imgeler ve öğretiler, ayrıca Cayce her zaman kundalinin alında, firavunun alın kobrasının konumlandığı yerde zirveye ulaştığını betimler. Bu, bedendeki en yüksek spiritüel merkez olarak taç çakrasını kullanarak yıllardır çalışan ve pratik yapan bir çok insan arasında bazı karışıklıklara neden olur. Cayce kundalinin gerçek yolunun taç çakrası vasıtasıyla alındaki üçüncü göz çakrasında bittiğinde ısrar etti. Yedi spiritüel merkez bedendeki yedi endokrin bezi ile bağlantılıdır: 1) testisler veya yumurtalıklar, 2) Leydig hücreleri (onları keşfeden doktorun ismini almış), 3) adrenaller, 4) timüs, 5) tiroit, 6) epifiz ve 7) hipofiz. Bunlar aynı zamanda omurga boyunca ana sinir ganglia (sinir düğümü) veya pleksuslar ile bağlantılıdır: pelvik veya lumbar, hipogastrik veya karın, epigastrik veya solar, kardiyopulmoner veya kalp ve akciğer bölgesi, farinjiyal veya boğaz ve beynin kendisi. Amilius ve Lilith’in misyonu bir çok şekillerde başarılı olsa da, Dünyadakilerin azalan farkındalığı apaçık idi. Tüm çabalara rağmen, kurtuluş yakın değildi.

Amilius ve Lilith kendilerini sonraki büyük çaba için hazırlamak üzere Tanrının zihninde ve ruhunda daha derin alemlere çekildiler. Yaratıcıya potansiyel yoldaşların, tamamen bencilliğe ve maddiyata girmekte oldukları açıktı. Kontrolden çıkmadan önce bu hareketi tersine çevirme planı başarısız olmuştu. Şimdi ruh ve zihin tam olarak bu dünyaya gelecekti, artık herhangi cazibe taşımayıncaya kadar onun her parçasını deneyimleyecekti ve onu isteyerek terk edebilecekti.

Kadim Mu, Oz, Og, Ohum, Zu, Atlantis toprakları ve birçok diğerleri sona geliyordu, yeni yolun topraklarına muazzam göçe zorluyordu. Tufan tarafından temizlikten sonra (Cayce MÖ 22,800 tarihini verir), Yucatan, Çin, Hindistan, Persia (İran), Mısır, İskandinavya toprakları ve diğerleri başlıyordu. Yucatan, Mu ve Atlantis’in küllerinden yükselecekti ve toprağının derinlerinde ilk üç çağın kayıtları gömülecekti.

4ncü. Adem ve Havva

Cayce’nin Akaşa okumasına göre, Genesis’in ikinci bölümünde başlayan Adem ve Havva’nın hikayesi, tanrıların bu boyuttaki yolculuklarında kullanmaları için, dördüncü beden tipinin, dördüncü kök ırkın yaratılmasıdır. Bu hikayenin bazı büyüleyici yönlerine bakalım.

Genesis şöyle başlar, “Başlangıçta Tanrı cennetleri ve dünyayı yarattı. “Tanrı” sözcüğü orijinal İbranice sözcük “Elohim”in tercümesidir, ki bu ilah için çoğul bir isimdir. Çoğul şeklin kullanılması kollektifi, yaradılışı başlatan Tanrının orijinal veçhesinin bütüncül doğasını yansıtır. Elohim konuştuğu zaman, “onlar” kendilerinden çoğul olarak bahsederler, Genesis 1:26’da olduğu gibi: “Onu bizim suretimizde, bizim benzerliğimizde yapalım”. Elohim açıkça yaradılıştan ayrı tekil, en üstün varlık değildir. Tanrı, yaratılmış olanlardan oluşan Kollektiftir, aynı zamanda yaratılanların kaynağıdır. Bizler aslında Tanrının kompozisyonuna katkıda bulunuyoruz. Bu, hepimizin Tanrının varlığını oluşturduğumuz anlamına gelmiyor, Tanrı’nın bir parçasının içimizde olduğu anlamına geliyor. Cayce okuma 900-181’de insanı “Sadece Tanrı, Tanrı değildir, ama benlik o Birliğin bir parçasıdır”ı bilmeye teşvik ediyor.

Orijinal olarak, Elohim bizi kendi suretinde yaratır, “İnsanı [adem] Kendi suretimizde, bizim benzerliğimizde yapalım,… Böylece Elohim insanı [adem] Kendi suretinde yarattı; kadını ve erkeği yarattı” (Gen. 1:26-27).

Bu paragrafta, insan için İbranice sözcük ademdir, “kırmızımsı” veya “kanlı canlı” anlamında yorumlandı, ama ayrıca “kişiler” veya kollektif olarak “insanlar” anlamına da gelir ve “belirsiz biri” anlamına gelebilir.

Burada adem erkek ve kadındır; androjen, hermafrodit, çift cinsiyetli. Genesis’in ikinci bölümünde “Lord Tanrı” ademi “dünyanın tozundan” yaratır, başka deyişle etten yaratır, bu cinsel bölümler ayrılır. Bu gerçekleştiği zaman, “adem” çok yaygın olarak “erkek” kelimesi ile ilişkilendirdiğimiz anlamı üstlenir. Ama “adem” ilk kez Elohim’in suretinde yapıldı, ki etten değildi. Sonra, yaratıcının isminin “Tanrı”dan “Lord Tanrı”ya değişmesiyle ve sonradan sadece “Lord” olmasıyla, direkt Tanrı-bilincinden benlik-bilincine inişi görürüz.

Cayce’nin Akaşa okumasına göre, bu yaratım hakkında bir diğer önemli nokta, bunun tek ünlü bir insanın yaratılması olmadığıdır. “Adem”i yaratmanın bu aşamasında, Elohim’in suretinde yaratılan ruhların orijinal grubuna değinilmektedir ve sonradan Yahweh Elohim tarafından spiritüelleştirilmiş ette, sonra Yahweh tarafından ölümlü ette yeniden yapıldı. Cayce’nin okumasına göre ruhlar, Tek Tanrı içindeki tanrılar dünyaya beş ulus olarak ve beş ırkta, beş yerde girdi; ve bunlardan biri “adem” idi. İncil o ruhların hikayesidir.

Genesis’te bu noktada, Tanrı her şeyi düşüncede, Tanrının zihninde yarattı, fiziksel olarak değil; her şey Tanrının bilincinde var oldu. Bu, yaradılışın yedi gününden sonra gelen paragrafta sembolize edilir: ” Göğün ve yerin yaratılış öyküsü: Lord Tanrı göğü ve yeri yarattığında,  yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü Lord Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. (Gen. 2:4-15).

Birinci bölümde yaratılmış olan cennet, dünya ve adem sadece Tanrı’nın zihnindeydi, henüz formda veya maddede değildi. Bu, maddi bedene girmeden önce bizim doğal yuvamızdı. İsa’nın Tanrıya duasında söylenenler, “Ve şimdi, beni Sen Kendin ile birlikte yücelt Baba, dünya var olmadan önce Seninle birlikte olduğum ihtişam ile”. Ve İsa bize, “Size yer hazırlamaya gidiyorum.  Gider ve size yer hazırlarsam, siz de benim bulunduğum yerde olasınız diye yine gelip sizi yanıma alacağım.  Benim gideceğim yerin yolunu biliyorsunuz.” (John 14:2-4) dediği zaman, sözü edilen o alemdir. Fiziksel bilince o kadar çok girmiş olan bizlerin çoğu gibi, havari Thomas bu ifadeden zorlanır, “Lord, nereye gittiğini bilmiyoruz. Yolu nasıl biliriz?” Ama yolu biliyoruz. İçimizin derinlerinde gerçek doğamız var. İçimizin derinlerinde orijinal yuvayı hatırlıyoruz ve yolu biliyoruz. Her birimiz başlangıçta oradaydık. Her birimiz Elohim’in suretinde ve benzerliğinde orijinal olarak yaratıldık. İçimizde o orijinal doğa yaşıyor ve sezgisel olarak yuvaya giden yolu biliyor. İsa’nın Nicodemus’a söylediği gibi, “Önce cennetten inmeden hiç kimse cennete yükselmez, İnsan Oğlu bile” (John 3:18).

Daha önce temas ettiğimiz gibi, kadim öğretiler Bir’in iki özellikten oluştuğunu anlatır: karanlık olan; yani görünmez, derin ve ondan diğer veçhe çıkar, ışık; yani görünen, mevcut ve aktif. Doğu felsefelerinde “yin” ve “yang” terimleri bu karakteristikleri ifade etmek için kullanılır. Yin dişil, görünmeyen, içsel prensiptir; yang eril, görünen, yansıtılmış prensiptir. Erkek ve kadının fiziksel bedenlerinin objektif gözlenmesi bu nitelikleri yansıtır.

Dişi Tanrının içsel yönünün karakteristiklerini yansıtır. O karanlığın, bilinmeyenin, görünmeyenin, tezahür etmemiş Tanrının yansımasıdır, yin’dir. Bilinçdışını, uykuyu ve Genesis’te “Gece”yi, bu nedenle “Ayı ve Yıldızları” temsil eder. Bu ayrıca dişinin rüzgar, ruh olduğunu ima eder, özellikle hamile kalan, “Yaşam verici” olduğu için. (İbranicede chavvah, orijinal adem varlığının Havva kısmını tanımlamak için ilk kez kullanılan sözcük). Havva Tanrı tarafından, insanlık üzerine (adem) derin bir uyku dökülerek yaratılır ve o derin halde iken, dişi çıkarılır ve bireysel bir forma ayrılır.

Eril dışsal, tezahür etmiş Tanrı’nın karakteristiklerini yansıtır. Eril aktif, değişen, kişisel, var olan Tanrının yansımasıdır. Bilinci, uyanıklığı temsil eder; “Genesis”teki “Gün”, bu nedenle Güneş. O toprağın filizi”dir, yapıcı, fetheden. Bu ayrıca onun nefesin, ruhun yansıması olduğunu ima eder, çünkü değişen, gelişen “yapıcı”dır. Orijinal doğamız tek bir varlıkta bu iki kuvvetlerden oluşuyordu, ama kısa süre sonra bunlar ayrıldı. Varolmanın orijinal yerinden düşüşümüz, mecazi olarak cinsiyetlerin ayrılması ve “İyi ve Kötü Bilgisi Ağacının Meyvesini” yeme olarak temsil edilir, ki bu bilgiyi anlayış olmadan tüketmeyi sembolize eder (Gen. 2:17). Cayce okuması bunu şu şekilde ifade eder, “… sadece bilgiyi aramayın. Çünkü, bakın, Havva’ya ne getirdi. En sonunda “Lordun en büyük yardımcısı’ olarak hitap edilen onda [Meryem] bulunan bilgeliği arayın” (Cayce okuma #2072-10).

Genesis hikayesinde, Yahweh Elohim Adem’e İyi ve Kötü Bilgisi Ağacından yememesini emretti, “çünkü ondan yediğin gün, öleceksin” (Gen. 2:17). Bu noktaya kadar, Elohim’in suretindeki ölümsüz varlıklar idik. Ama, Ebedi Olan ile bağlantımızın bilincinden daha fazla uzaklaştıkça, yaşamın kaynağına bağlantımızı daha fazla kaybettik. Adem ve Havva tamamen etten bedende yaşamaya başladı, yaşam – veren enerji ile teması kaybetti. Yaşam Gücünün akışını tersine çevirmeye başladılar, onu benlik bilincine daha fazla getirdiler. Bu o kadar akut hale geldi ki, Cayce okumalarına göre, aslında ruhun ölümünü deneyimledik.

Başka bir deyişle, spiritüel, yaşam-veren etkiye öldük. Bu bilmece gibi ölümün başka bir önemli parçası, Tanrıdan başka bir şeyin büyümesi idi. Bahçedeki yılan Kollektiften bağlantısı kopan, aşağıya doğru sadece benliğe inen zihni ve yaşam-gücünü temsil eder. Bütünü veya diğer varlıkları dikkate almayan benlik. Kendi arzularının esiri olmayı, kendini yüceltmeyi, övünmeyi, ben merkezciliği arayan benlik. Ama Tanrının potansiyel yoldaşlarının gerçek yoldaşlar olması için, kuvvetli bir benlik duygusuna sahip olmak zorunda idiler. Cayce okumalarının ifade ettiği gibi: kendimizi kendimiz olarak, yine de bütün (yaradılışın geri kalanı ve Yaratıcı)   ile bir olarak bilmeliyiz.

Bu amaca ulaşmak için, bireysel olarak kim olduğumuzun benlik duygusunu geliştirmek zorundaydık. Sonra, Bütün ile birlik içinde işbirliği yapmayı seçeriz. Bundan dolayı, benlik bilincinin gelişimindeki var olan tehikelere rağmen, buna izin verildi, çünkü bu ilahi yoldaşlar olarak rolümüzün tam kavrayışı idi ve öyle kalıyor. Yine de, çoğu zaman bu engel haline geliyor.

Adem, Havva ve yılan (hepsi kendimizin veçheleri) inayetten düşer ve Bahçenin rahatlığını kaybeder. Ölümsüzlüğü sembolize eden Hayat Ağacı şimdi bize karşı korunmaktadır, ebedi göksel varlıklar olmamız niyet edilirken, ebedi dünyevi varlıklar olmamızı engellemek için. Şimdi yaşam ve ölüm döngüsüne giriyoruz. Bu, daha önce tartıştığımız Havva’nın iki varlığa hamile kalmasında sembolize ediliyor: Kabil ve Habil. Kabil “edinilmiş” olan anlamına geliyor (oluşan egolarımız). Habil “nefes” veya ruh anlamına geliyor (spiritüel olarak farkında olan benliklerimiz). Elbette, Tanrı egolarımızdan çok ruhlarımızın sunularını kabul eder, Kabil’in sunularına karşı Habil’in sunularında sembolize edildiği gibi.

Ancak, Kabil (ego) buna öfkelenir ve Habil’i (ruh) öldürür. Ama Lord, Yahweh Kabil’e gelir ve şöyle söyler, “Neden öfkelisin ve neden suratın asık? Eğer iyi yaparsan, kabul edilmeyecek misin? Ve eğer iyi yapmazsan, o zaman günah [bilincinin] kapısında pusuya yatar; onun arzusu senin içindir, ama onda usta olmak zorundasın” (Gen. 4:6-7.)

Dördüncü yaratım, bugün bildiğimiz şekliyle insan tarihinin çoğu için onunla yaşamakta olduğumuz yaratım idi. Bugün kullandığımız bedenler dördüncü – çağ bedenleridir, Adem bedenleridir, homo-sapien bedenlerdir. Ama, Maya kehanetinin takviminin belirttiği gibi, 23 Aralık 2012’de bir diğer değişimden geçmek üzereyiz. Beşinci çağ, “hareket” çağı Nuh ile başladı, ama beşinci beden tipi 2000’lerin ilk yıllarında oluşmaya başlıyor.

5nci. Nuh: Hareket Çağı

Bu, tarihte İncil’in Tanrı’nın insanı yarattığına pişman olduğunu ve silbaştan yapmanın bir yolunu tasarlamaya başladığını söylediği noktadır. Dünyanın kadim hikayelerinin hepsinde kaydedilen efsanevi büyük tufan başlamak üzereydi. İncil referansı: Ve Jehovah insanın günahkarlığının büyük olduğunu ve kalbinin düşüncelerinin her hayalinin sürekli olarak sadece kötü olduğunu gördü. Ve Jehovah dünyada insanı yapmış olduğuna pişman oldu ve bu onun kalbine keder verdi. Jehovah dedi ki, ‘Yarattığım insanı yeryüzünden yok edeceğim; hem insanı hem canavarı hem sürünen şeyleri ve cennetin kuşlarını; çünkü onları yaptığıma pişmanlık duyuyorum’ (Genesis 6:5-7)

Cayce’nin bir kadın için yaptığı büyüleyici bir geçmiş yaşam okuması vardır, Cayce kadının Nuh’un gemisinde olduğunu söyledi. Okumada, Cayce beklemekte olduğumuz yeni çağda, Kova Çağında gelmekte olan değişimlere ve bunların Nuh’un zamanında gerçekleşen değişimler ile ilgisine bazı içgörüler verir. Hatırlarsınız, İsa bile havarileri ona “Bitiş Zamanları” denilen şey hakkında sordukları zaman, Nuh’un zamanını referans verir (Matthew 25).

Okuma Cayce’nin zihninin bu kadının “Yaşam Kitabı”na bakmasıyla başlar, zaman ve uzaydaki, Akaşadaki kayıtlar:

Ne olağanüstü bir kayıt – ve fiziksel olarak “dünyanın anneleri” olarak deyimlendirilebilecek olanlardan biri!”. Çünkü bu varlık Nuh’un gemisinde olanlardan biriydi. Varlık, yeni vahiylerin/ifşaatların verildiği zaman ortaya çıktı. Ve yine yeni ifşaatların verileceği zaman ortaya çıkıyor.

Varlık zihnini, bedenini ve amaçlarını yönetebilsin, sonra, bir kanal olarak Yaratıcı Kuvvetler veya Tanrı ile ilişkilerini aramaya geri dönmek için gerektiği gibi, insanların zihinlerinde uyanışlar için gerekli olan mesajlar onun vasıtasıyla gelebilsin. Çünkü başlangıçtan verilmekte olduğu gibi, Nuh tufanı bir mit değildir, insanın kendi bilgi ve gücünün sahtekarlığı ile dünyanın kaygıları ile kendini aşağıladığı bir periyot.

Bu varlık dünyada tekrar bunun gerçekleştiğini görecek mi? Dünyanın yeniden yenilenmesi için seçilenlerin nasıl, nerede korunacakları ile ilgili olarak talimatlar verilecek olanların arasında olacak mı? Hatırlayın, su tarafından değil – çünkü dünyada yaşamın annesidir – ama bunun yerine ateş elementi ile. (Cayce okuma #3653-1)

Bu rahatsızlık verici bir okuma. Nuh periyodu sırasında gerçekleşen yıkıma benzer yeni bir yıkım olacağını söylüyor gibi görünüyor, ama bu kez suyla değil, ateş ile. Ve ayrıca yıkımın o kadar büyük olacağını, dünyanın yeniden yenilenmesi için seçilenlerin nasıl, nerede korunacakları ile ilgili olarak bize talimatların verileceğini söylediği görünüyor!”

Birçoğumuzun bu kıyamet kehanetlerinden yorulduğunu biliyorum. Cayce’nin yorumlarında kavranması önemli olan bir şey, bu okumanın Nuh’tan sonra olduğu gibi, yaşamın devam ettiğini belirtmesidir.

Bu okumada sözü edilen ateş muhtemelen yangın yerine, güneş radyasyonunda artıştan geliyor. Bunun gerçekleşebileceği bir çok yol var, artan “sera” etkisinden gezegensel kutup değişimi sırasında koruyucu Van Allen kuşaklarında parçalanmaya kadar.

Dünyanın Kutuplarının Yer Değiştirmesi

Dikkat etmek zorunda olduğumuz önemli bir olay, Dünyanın kutuplarının değişmesidir; küçük bir olay değil! Cayce’ye, “2000 – 2001 yılında Dünyada gerçekleşecek büyük değişim veya değişimin başlangıcı nedir?” diye sorulduğunda, şöyle yanıtladı: “Kutupların değişimi olduğu zaman; veya yeni bir döngü başladığı zaman” (826-8).

 Bu okuma ile dikkatli olmalıyız, çünkü Cayce’nin transtaki zihni sorunun etkisi altında ve burada soru daha çok açık – uçlu, bu nedenle Cayce’nin yanıtı kutup değişiminin “başlangıcı” olabilir. Ama diğer Cayce okumaları gördüğü şeyin daha iyi anlayışını edinmemize yardımcı oluyor. Örneğin, okuma 378-16’da, sınama periyodunun 1958’de “başladığını” ve kutupların değişimi ve toplumda yaşanan karışıklıklarda yapılmış değişimler ile sona erdiğini söylüyor.

Bunun kutupların değişiminin 1998’de başladığı ve bu nedenle onun 2000-2001 yılları hakkındaki yanıtının hepimiz için belirgin olan asıl değişim olduğunu varsayabileceğimiz anlamına geliyor. Okuma 3976-15’te Cayce şöyle diyor: “Kutupların değişimi olacak, soğuk veya yarı-tropikal olan yerler daha fazla tropikal olacak ve yosun ve eğrelti otu büyüyecek. Ve bunlar, ’58-’98 deki o periyotlarda başlayacak, Onun ışığı tekrar bulutlarda görüleceği zaman, bunların periyotlar olarak duyurulacağı zaman. Yine, Cayce’nin kutupların değişiminin ’58 – ’98 arasındaki bu kırk yıl olduğunu, 2000-2001’de asıl veya fark edilir değişimde zirveye ulaşacağını söylediği görülüyor. Paleomanyetikleri (ilkel mıknatıslanma) araştıranlar, son 70 milyon yılda Dünyanın manyetik alanının 100 den fazla “birdenbire” tersine döndüğünü buldular. Bu, pusulalarımızı etkileyen ve yönümüzü onlarla bulduğumuz manyetik kuzey ve güney kutuplarıdır. Diğer kutuplar, gezegenimizin üzerinde döndüğü eksenin kuzey ve güney uçlarıdır. Bir topaç gibi, gezegenimiz merkezi bir eksen hattı etrafında dönmektedir.

Bu kutuplar hiç yer değiştirdi mi? Bilim insanlarına göre, son 4 milyon yılda Dünyanın etrafında döndüğü eksen en azından 9 kez kutuplarını tersine çevirdi. Bu, yaklaşık her 444,444 yılda bir eksen değişimidir, manyetik kutuplar her 700,000 yılda bir yer değiştirdi. Ama, bilim insanları manyetik kutup değişimlerinde anlaşamıyor. Bazıları manyetik kutupların her 100,000 yılda tersine döndüğünün kanıtını buluyor, bazıları her 50,000 yılda değişimin kanıtını buldu. Cayce manyetik değişimden mi yoksa eksen değişiminden mi söz ediyor? Kesinlikle iklim değişimlerinden söz ediyor, bu nedenle manyetik değişimler iklim modellerini etkilemedikçe, insan Cayce’nin bir eksen değişimini gördüğüne inanmaya eğilimli oluyor. Ama, eksen kutuplarının tam tersine dönmesi onun tanımladığı iklim değişimleri türü ile sonuçlanmaz: “soğuk veya yarı-tropikal olan yerler daha fazla tropikal olacak ve yosun ve eğrelti otu büyüyecek”. Bu yalnızca, eksenin, gezegenin daha soğuk bölümlerinin güneşe doğru yönelmesine yetecek kadar hareket etmesini gerektirirdi. Bu iki türde kutup değişimini inceleyelim.

Manyetik kutuplar ilk kez, pusula iğnelerinin işaret ettiği yön olarak 16 ncı Yüzyılda modern nesiller tarafından fark edildi. Ama manyetik kuzey sürekli olarak konum değiştirir. 1831 den bu yana 850 km yer değiştirdi. Manyetik kuzey aynı zamanda Güneşteki aktiviteler tarafından etkilenerek, günlük olarak dalgalanır. Güneş püskürmeleri uzayda yolculuk yapan ve Dünyanın manyetik alanına çarparak onu havuza atılan bir taş gibi rahatsız eden manyetik fırtınalar yaratır. Dünyayı çevreleyen manyetosfere yapılan bu rahatsızlıklar manyetik kutupların karalar ve denizler üzerinde ileri geri hareket etmesine neden olur. Bu nedenle Kanada hükümetinin bilim insanları belirli bir periyot için manyetik kuzey kutbunun sadece “ortalama bölgesini” belirtebilir.

Pusulaların dalgalanmasına ek olarak, manyetik kutuplar gezegendeki biyolojik yaşamı etkiliyor. Jeomanyetbiyoloji adı verilen göreli olarak genç bilimdeki araştırmacıların Dünyanın manyetik alanlarının canlı organizmalarda derin etkileri olduğuna, hatta insanlarda psikotik davranış ve kalp krizlerine neden olduğuna şüpheleri yok. Manyetik alanlar ayrıca evrimin rotasını belirlemede büyük bir rol oynamış olabilir. Eğer Cayce manyetik değişimden söz ediyorsa, o zaman 1831 den bu yana devam etmekte plan değişim ve şu anda bir zamanlar olduğu yerden 850 km uzakta.

Bilim insanları ayrıca Dünyanın eksen kutuplarının daha önce değiştiğinin kanıtlarına sahipler. Texas A&M’den William Sager ve San Diego’daki Scripps Enstitüsünden iyi tanınan Anthony K.P. Koppers Science’ın 21 Ocak 2000 baskısında 84 milyon önceki eksen kutup değişiminin bulgularını bildirdi. 1998’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünde başka bir jeolog bilim ekibi, bir eksen kutup değişiminin kanıtını bulduklarını, ama kanıtlarının yarım milyar yıl öncesine ait olduğunu, 90° değişim gerçekleştiğini bildirdiler. Onlar kutup değişiminin çokhücreli yaşamın büyük “Cambrian Patlaması”na neden olduğuna inanıyor; Bitkilerin ve hayvanların tüm büyük gruplarının bugün olduğumuz yere kendi yavaş evrimsel yürüyüşlerinin başladığını gören bir periyot. Kesinlikle o kutup değişimde yeni bir döngü başladı. Sager ve Koppers belirledikleri değişimin 16 dan 21°e olduğunu, eğer bu bugün olsaydı, bunun Washington’u bugün Küba’nın yerleşik olduğu yere hareket ettireceğini belirlediler.

San Francisco, Baja California’nın olduğu yerde olurdu. Açıkça, Kuzey Amerika ısınırdı. Sager-Koppers değişimi sırasında, yanardağlar üç muazzam plato üretti, biri Antarktika yakınında Sager-Koppers Adaları civarında, diğeri Java, Endonezya bölgesinde ve üçüncüsü Kolombiya, Güney Amerika yakınında Karayipler’de. Hatırlayabilirsiniz, Kolombiya – Karayipler bölgesi, Dinozorlar çağını bitiren muazzam asteoridin Dünyaya çarptığı yerdir. Bu değişimlere, tektonik plakaların değişimleri ile birleşik manyetik değişimlerin neden olduğu görülüyor.

Sager-Koppers değişiminin tamamlanması 2 milyon yıl sürdü. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsüne göre değişimin tamamlanması 15 milyon yıl sürdü. Cayce’nin zaman çizelgesinde, Dünyanın yaşı 4,6 milyar yıldır, Mu (Lemurya) 12 milyon yıl önce başladı, Atlantis 212,000 yıl önce başladı (yaklaşık 200,000 yıl sürdü). Amilius Atlantis’e yaklaşık 108,000 yıl önce girdi ve bugün kullandığımız Adem – Havva formu yaklaşık 14,000 yıl önce başladı. Bilim insanları şu anda kullandığımız beden tipinin yaklaşık 400,000 yıl öncesine kadar izlenebileceğini söylüyor, ama Cayce’nin bu homo-sapien bedene bir çok uyarlamalar yaptığımızı söylediğini hatırlamalısınız.

 Cayce, Mısır’da Thoth, Ra ve İsis’in zamanı sırasında, bu bedenlerin uyluklarından düşük, hayvansı bir çakrayı uzaklaştırmak için Kurban Tapınağında operasyonları nasıl uyguladığımızı tanımladı. Bu nedenle, homo sapien birçok versiyonlarına veya sürümlerine sahip olabilirdi. Cayce, bedenlerimizin bu gelmekte olan kutup değişimi zamanında başka bir değişiklik yapacağını öngörüyor. İlki, 12 milyon yıl önce, Mu’ya giriş ile oldu.

İkincisi yaklaşık 10 milyon yıl önce, yine Mu’da idi. Üçüncü kök ırk Atlantis’te yaklaşık 106,000 yıl önce Amilius ve Lilith tarafından yapıldı. Ve bugünün formu olarak kullanmakta olduğumuz dördüncü kök ırk bedeni yaklaşık 14,000 yıl önce yaratıldı. Yeni, gelişmiş bir versiyonun zamanı, öyle değil mi?

Dünyanın kutupları bir süredir yalpalamakta. Bu, kutupların yakında değişeceğinin bir işareti olabilir. Bu hareket devrilmek üzere olan bir topaca benzer. Kendi eksen kutupları etrafında sıkıca döner, sonra, devrilmek üzere iken, yalpalamaya başlar. Küresel olmayan Yerküre üzerinde Güneşin ve Ayın yerçekimsel çekimi, Yerkürenin dönüş ekseninin uzayda bir topacın hareketine benzer devinmesine neden olur. Bu harekete ek olarak eksen, nütasyon (başı öne düşme) adı verilen küçük bir “başını öne eğme” hareketi yapar. Bu her iki hareket yüksek derecede doğruluk ile teorik olarak tanımlanabilir. Yerkürenin içindeki kuvvetler de onun dönüşünü etkiler.

Bir çok organizasyon bunu izliyor: Ulusal Yerküre Oryantasyon Servisi (NEOS), Uluslararası Yerküre Dönüş Servisinin (IERS) hızlı hizmet ve tahmin için alt – bürosu, her ikisi de ABD Denizcilik Gözlemevi (NSNO) ve Uluslararası Astronomik Birlik (IAU) da yerleşiktir ve tüm dünyada sayısız bağımsız ekipler var.

Bilimsel verilere bakınca, Yerkürenin eksen kutuplarının değişmesinin gerçekleştiğini ve tekrar gerçekleşebileceğini öğreniyoruz; bu değişim zamanın uzun periyotlarında gerçekleşiyor; bu yalpalama değişimden önce olmaya eğilimli; ve bu değişim gezegendeki yaşamda büyük değişiklikler ile sonuçlanıyor. Hareket Çağı, bütün gezegenin büyük bir hareketi ile bitebilir.

Beşinci Çağdan Sonra

Cayce’nin Akaşa okumasına göre, Beşinci Çağın sonunu izleyen daha önceki Çağlara geri dönüştür, ama daha hızlı olarak. Tanrısal güçlerimizi yeniden elde edeceğiz, cinsel niteliklerimizi tek bir beden tipine yeniden birleştireceğiz ve tekrar kozmik bilince girmeye başlayacağız. Dünyasal, maddi ihtiyaçlarımız değişecek, çünkü yeni beden tipimiz o kadar muhtaç, düşkün veya bu dünyanın tehlikelerine o kadar hassas, savunmasız olmayacak.

Geriye kalan ihtiyaçlar kolayca giderilecek, çünkü bu dünyada erken binyıllarda tanrılar olarak sahip olduğumuz güçleri yeniden kazanacağız, Doğanın kuvvetlerini kontrol edebileceğiz ve yönlendirebileceğiz. Cayce Atlantis’te bu güçlerin getirdiği yıkımı bize hatırlatarak, bu güçleri nasıl kullandığımızı görmek için bir kez daha bize meydan okunacağı konusunda uyarıyor.

Bunlar yeni çağda ne getirecek? Aynen Güneş ve Venüs gibi, zihin ve kalp kötü ve karanlığın meydan okumaları ile yüzleşerek sınamaların bir çok döngülerinden geçti, sonraki çağda gerçekten Dünyasal etkilere ve bencil güdülere boyun eğip eğmediğimizi görmek için, tekrar birliğin bir parçası olduğumuzu bilip bilmediğimizi görmek için bir diğer sınanma periyodundan yeniden geçeceğiz.

Eğer olmazsa, Yaşamın Kuvvetleri kendilerini ve bu gezegeni temizleyecek ve bu yeniden başlayacak. Ama eğer içsel tanrısal doğamızın, Evrensel Yaratıcı ile potansiyel yoldaşlığımızın, tüm yaşamın birliğinin anlık bakışını yakalarsak, o zaman aydınlanma çağı başlayacak. Logos yeniden aramıza gelecek. Kincilik, münakaşa, nefret, katliam, intikam, kıskançlık azalacak. Sabır, anlayış, nezaket, bağışlama, sevgi, şifa yükselecek ve herkesi dönüştürecek.

Bu fantezi bir tarzda olmayacak, çünkü hepimiz insan doğasının gölge yanını gördük ve bunun için daha bilgeyiz. Tekrar bencilliğin ve ayrı olmanın güdüleri ile hareket etmeyeceğinin derin gönül rahatlığı olacak. Hepimizin içindeki asi yumuşatılacak. Başkaları ve Bütünün üzerindeki etkisini göz önünde almadan özgür iradenin kullanılması tekrar yapılmayacak. İşbirliği ilişkileri kaplayan ruh olacak; önce bireylerde, sonra kitlelerde, insanlığın tümü yenilenmiş birlik duygusu ile, tüm anlayışları aşan huzur ile doluncaya kadar.

Cayce’nin okuma #5750-1’te ifade ettiği gibi, şunlara yakınız:

Zaman yaklaşırken, değişiklikler gelmek üzere iken, kayıtların Tek Tanrının bilgisindeki inisiyeler olanlara bir olduğu yerde, o üç yerin açılması olabilir: Iltar tapınağı tekrar yükselecek. Ayrıca Mısır’da kayıtlar tapınağının veya salonunun açılışı olacak ve Atlantis topraklarının kalbine konulmuş olan o kayıtlar da orada bulunabilir – o gruptan olanlar için muhafaza edildiler. KAYITLAR BİR’dir.

Cayce’nin Akaşa okumasına göre, Beşinci Çağın sonunu izleyen daha önceki Çağlara geri dönüştür, ama daha hızlı olarak. Tanrısal güçlerimizi yeniden elde edeceğiz, cinsel niteliklerimizi tek bir beden tipine yeniden birleştireceğiz ve tekrar kozmik bilince girmeye başlayacağız. Dünyasal, maddi ihtiyaçlarımız değişecek, çünkü yeni beden tipimiz o kadar muhtaç, düşkün veya bu dünyanın tehlikelerine o kadar hassas, savunmasız olmayacak. Bugün kullandığımız bedenler dördüncü – çağ bedenleridir, ‘Adem’ bedenleri, homo sapien bedenler. Ama, Maya kehanetinin takviminin belirttiği gibi, 23 Aralık 2012’de bir diğer değişimden geçmek üzereyiz. Beşinci çağ, “hareket” çağı Nuh ile başladı, ama beşinci beden tipi 2000’lerin ilk yıllarında oluşmaya başlıyor.

Yukarıdaki makale John Van Auken tarafından yazıldı – Telif Hakları Saklıdır

(Çeviri: Saffet Güler)

İnsanlığın Zaman Çizelgeleri [1]     PDF Dosyası