KABALA’NIN ORİJİNİ, KİMLER NE AMAÇLA DEĞİŞTİRDİ?

Yazdır Yazdır 

KABALA’NIN ORİJİNİ, KİMLER NE AMAÇLA DEĞİŞTİRDİ?

İgor Mikailoviç (Rigden Djappo)

 Sensei [Igor Mikailoviç] Nikolai Andreevich’e hafif bir ironi ile sordu, “Bu arada, bugünler büyük ölçüde övülen Kabbalah’ın köklerinin ne olduğunu biliyor musun?”

“Çok fazla zaman harcayacaklar ve bu sabun köpüğünü hala uzun süre üfleyecekler, bütün dünyaya Kabbalah’da büyük bir gizem ve kudretli bir güç gizli olduğunu haykıracaklar, [Sensei kitabı Kabala popüler olmadan yıllar önce yazılmış]. “Oysa gerçekte içi tamamen boş. Kabbalah harfi harfine ‘efsane’ anlamına gelen kadim İbranice ‘qabbālah’ sözcüğünden kaynaklanır.

“Efsane mi?” diye tekrarladı Victor. “Bunun ‘siyasi bir komplo veya illegal entrikalar’ anlamına geldiğini sanıyordum.

“Hayır, o ‘kabal’. Gerçi eğer Kabbalah öğretisinin yayılması hareketini yönetenlerin gizli amaçlarına ve görevlerine dikkatle bakarsanız, bu neredeyse buna bunun gibi bir şeydir. Kabal terimi Kabbalah‘tan türemiştir ve orijinal olarak ya okült doktrin ya da gizli…”  anlamına geliyordu.

Bir zamanlar gerçekten bir efsane idi, ama kadim Musevi efsanesi değil, kadim Mısır efsanesi idi. Güçlerin ve yolların kaynaklarını açan daha da kadim Mısır ‘Ka-Ba-Akh’ öğretisine dayanıyordu, onun yardımıyla ruhun reenkarnasyonları döngüsünden çıkmanın mümkündü. Ka, Ba, Akh, yani astral beden, ruh ve can-irade bu öğretinin üç ana bileşeni idi, burada ruh Ba’nın bu üçgenin tepsinde olduğu düşünülüyordu. Bu sadece ruhsal bilişin yollarını gösteriyordu, bu maddi dünya üzerinde etki hakkında hiç bir şey yoktu. Tüm iyi olan şeyler gibi, bu öğreti basit idi ve ruhsal yolda ilerlemeyi dileyen herkes için elde edilebilir idi.

Ama öyle oldu ki, bu öğretinin açıklaması bazı “özellikle yetenekli” Musevi rahiplerin dikkatini çekti. Onlar bu kadim öğretiyi sadece kendi şekillerinde yeniden yazmadılar, aynı zamanda ‘komşularından aldıkları gizli esası” gizlemek için açgözlü güç – arayan doğalarının özelliklerini göz önünde tutarak, sonunda nesiller boyunca bu bilgiyi kaybetmeyi başardılar. Sensei önünde bir kum tepesi oluşturdu ve onun üstünü gösterdi. “Eğer bu Musevi rahipler, bu öğretinin ışığında en azından bir şeyler bilselerdi”, piramidin dibini gösterdi, “diğerleri bu bilginin felsefesinden sadece acınası kalıntılar aldılar. Günümüzde Mısır kökenleri olan bu felsefe Kabbalah öğretisinde insanları çekiyor. Ve ortaya çıkan uçurumları ve boşlukları doldurmak için, oraya Musevi rahipler tarafından çok sevilen matematiği dahil ettiler ve hiç kimsenin hiç bir şeyi tahmin etmemesi veya anlamaması için Musevi dili ile birleştirdiler. Sonuç olarak Musevi rahiplerin en üstlerinin amaçlarına ve görevlerine uygun olarak, MS 4 ncü yüzyılda ‘Sefer Yetzirah’ (‘Yaradılış kitabı’) ortaya çıktı ve orada yazılı olan, Tanrının her şeyin nedeni olduğu ifadesinden ayrı olarak, Evren on figüre ve Musevi alfabesinin yirmi iki harfine dayanıyordu (Bu Evrenin toplam otuz iki unsurunu oluşturuyor).

“Musevi öğretisinde, kadim İbranice alfabenin Evren’in yaratıcı kuvvetleri ile bağlantılı olduğu, her harfin kendi konumuyla belirli bir rakama ve kendi formu ile gizli anlamı olan bir hiyeroglife karşılık geldiği ve diğer harfler ile ilişkisiyle bütün bir matematik sembolüne karşılık geldiği vurgulanıyordu. Harfleri birleştirerek ve onlardan sözcükler oluşturarak, sözüm ona dünya etkilenebilir, gelişmenin yeni yasaları açılabilir, gelecek olaylar tahmin edilebilir vb. Bu ‘anahtara’ sahip olarak ‘inisiye olanların’  Musevi Tevrat’ından başkalarından gizlenmiş başka bilgileri çıkarabileceği iddia ediliyordu. Burada yine, ‘seçilmişler’, ‘gizli bilgiye sahip olma’ bu insan oyunu var.

“Kadim Musevi Tevrat terimi Musa’nın Beş Kitabına değinir, yani Eski Ahidin ilk beş kitabı: Genesis (Yaradılış), Exodus (Çıkış), Leviticus (Levililer), Numbers (Sayılar) ve Deuteronomy (Tesniye). Bununla birlikte, dar bir çevrede Musa’nın Beş Kitabına Altı Kitaptan başka bir şey denmediğinden söz etmek istiyorum. Bu konu ile ilgilenen tüm insanlar için, onların ilgisini tatmin etmek için resmi bir ‘tarihsel versiyon’ vardır, buna göre Musa’nın Beş Kitabı, bildiğiniz bir komutan olan Jesus Navin’in kitabı Eski Ahidin altıncı kitabının metni ile aynı zamanda tamamlandı. Gerçekte, Beş Kitap sıradan insanlar içindir. Ama ataları çok eski zamanlardan bu yana bu insanları yöneten o kişilerin oldukça dar çevresi için bunlar “Kutsal Altı Kitap”tır (bunu hatırlayın, ileride bunu aşağıdaki bilgi ile karşılaştıracaksınız), Musevi rahipler MS 440 yılında Babil’deki gizli toplantılarında karar verdiler.

“Bu arada, rahiplerin en önemli kararlarından birini yürürlüğe koyanlardan biri, kitabı Eski Ahide alınan Ezra idi. Onun görevleri yasaların editörlüğünü yapma, sistemleştirme ve Musevi insanlar için belirlenmiş yasaların kanunnamesine birleştirmeyi kapsıyordu. Ezra Babil’den Kudüs’e taşındı, orada Jahweh’in kültünü restore etmek, kendi insanları için rahipler tarafından yasakları ve emirleri yeniden oluşturmak için Nehemiah ile birlikte aktif şekilde çalıştı.

En yakın arkadaşı, ayrıca kitabı İncil’e dahil edilen Nehemiah oldukça saldırgan Musevi bir politikacı, tüm diğer insanlara karşı nefret ile yaklaşan hoşgörüsüzlüğü için dikkate değer hararetli bir milliyetçi idi. O zamana kadar Pers kralı Artakserks (Artahshasse I) onu Yahudiye’nin valisi olarak atadı. Onun yönetimi altında, Ezra’nın propagandasının yardımı ile Kudüs Tapınağını restore edildi. Musevi rahip liderlerin planlarını uygulamaya koyan bu iki arkadaşın aktivitelerinden dolayı, Ezra’nın insanlar için tasarlanan ‘Yasa’yı ilan ettiği açık bir halk toplantısı organize ettiler, ‘Yasa’ sırayla yeniden yazılan Beş kitap anlamına geliyor. Herkese rahiplerin kurallarını duyurdular ve evlerine gitmelerine izin verdiler.” 

Archonların (illüminati/kabal) kendi aktivitelerinde sık sık kullandıkları  prensiplerinden biri, kolayca manipüle edilen ve Archonlara itaat eden bir toplum yaratmak için farklı dini organizasyonların kurulmasıdır.”

“Kabalacılara gelince, ‘Sefer Yetzirah’ tan sonra (Yaradılış Kitabı) onların ikinci değerli kitabı ‘Zohar’dır (‘Işık kitabı’), bu kitap MS 13 ncü yüzyılda İspanya’da yaşayan Musevi diasporası soyundan gelen bir yazar tarafından yazıldı. Bu tarihi hatırlayın – 13 ncü yüzyılın sonu, daha sonra bunu başka bir şey ile karşılaştıracaksınız ve bir şeyleri anlayacaksınız. Böylece, gizlenmiş sözle anılmaz İlah ‘Zohar’ kitabında En Sof (Sonsuz) olarak ve madde dünyası ilahi kuvvetlerin ortaya çıkması olarak kabul edilir. Bu ayrıca İlahın orta seviye yaratıcı kuvvetleri olan on sefirotu anlatır. Ve doğal olarak, ruhların reenkarnasyonunu kendi şekliyle yorumlar.” 

“Problem değil. Örnek olarak Kabalacıların İncil’den benimsedikleri İlahın gizlenmiş sözle ifade edilmez ismi hakkındaki fikrini alalım. Bu, Musevi rahiplerin kadim Mısır kaynaklarından ve efsanelerinden aldıkları Tanrının gizli ismi hakkındaki bilgiyi kendi şekillerinde yeniden yazmaları vasıtası ile İncil’e girdi. Kadim Mısır’da insanın gerçek isminin (İnsanın kişisel ismine ‘Ran’ diyorlardı) onun bireyselliğine açılan bir anahtar olduğuna inanıyorlardı (ölü olan için bile, inançlarına göre, ölümden sonra ismini unutmamak önemli idi) ve Tanrının gerçek isminin sınırsız güç veren muazzam gizli kuvvetlere açılmanın anahtarı olduğuna inanıyorlardı. Buna bağlı olarak, bir insanın gerçek ismini biliyorsanız, o kişide pozitif veya negatif bir etki yapabilirsiniz. Bundan dolayı, ister insanın ismi ister Tanrının ismi olsun, gerçek ismin güvenlik nedenleri için derin bir şekilde gizli tutulması gerektiğine ikna olmuşlardı.

“Bu kavramlar bir çok efsane için temeli oluşturdu. Örneğin, bugün bilinen İsis ve tanrı Ra hakkındaki efsane. Bu efsaneya göre tanrı Ra bir yılan tarafından ısırıldı ve tedavi edilmek için tanrıça İsis’e gizli ismini söylemek zorunda kaldı. Ve bu gizli isim nedeniyle İsis tanrıların kralı üzerinde güç elde etti.”

“İnsanın gerçek ismine gelince… Başlangıçta, ruh maddi dünyada ortaya çıktığı zaman, Tanrının ona tüm reenkarnasyonlar sırasında ruhun gizli tuttuğu bir isim verdiği düşünülüyordu. Tanrı ruh ile onun ismi vasıtası ile iletişim kuruyordu ve ruh olgunlaştığı zaman onu çağırıyordu. Eğer biri bir şekilde insan ruhunun gerçek ismini biliyorsa, bunu kullanabiliyordu ve insanın kendisi üzerinde etki yapabiliyordu. Ama çoğunlukla bu bilgi Boddhisattva’ların haricinde sadece dünyasal reenkarnasyonlar döngüsünü tamamlayan son derece spiritüel insanlar için elde edilebilirdir. Bir insana doğduğu andan itibaren verilen ismin gerçek ismiyle örtüşmesi insanlar arasında nadiren olur. Ama çoğunlukla insanın kendisinin bununla ilgili en küçük bir fikri yoktur. Ve bu ‘tesadüf’ ara sıra değil, özellikle önemli durumlarda gerçekleşir.

“Maalesef bugünlerde bu bilgi ‘fantezi’ olarak görülüyor. Bununla birlikte, insanda ilk elementin anlayışı, belirli derin en içteki özünün anlayışı olan isimler hakkındaki bu bilginin belirli yankısı farklı insanlarda mevcuttur. Örneğin, isim anlamına gelen Hint – Avrupa sözcüğü ‘n-men’, ‘içeri’, ‘içerdeki’ne değinir. Veya ‘isim’ anlamına gelen Rus lehçesi ‘voimya’ sözcüğü. Brahmanik kavramda, Hindular insanın gerçek isminin sahibinin doğasını karakterize ettiğine inanırlar, ‘isim ve form’, ‘nāmarūpa’ özdeştir (bu arada, onun Vedik prototipi ’nāman:dhāman’dır, ‘İsim ve form’). Bir çok kültürel ve tarihi geleneklerde, ona isim koymak için yeni doğan bebeğin içsel özünü tahmin etme alışkanlığı vardır. Örneğin, Zulu’lar, eğer bir bebek çok fazla ağlıyorsa, onun için yanlış isim seçtikleri popüler inancına sahiptirler. Finno-Ugrs (Finno-Ugric insanları, Kuzeydoğu Avrupa’nın insanları), eğer bir insan için doğru isim seçmezlerse, bunun onun hayatında zorluklara neden olacağını düşünürler. Ama tüm bunlar sadece bir yankıdır.

“Her şeyin zamanı var.” “Ama Zohar kitabına, benimsenmiş olan bilgiye dönelim… Örneğin kabalacıların Tanrının özellikleri, ‘Onun yaratıcı enerjisini taşıyan ışınlar’ olduklarını ileri sürdükleri on sefirotu ele alalım, bu ışınlardan gelen ışık onlar tarafından hisler vasıtası ile algılanmaz, bilgelik ile algılanır. Sefirotların isimleri Crown (Taç), Bilgelik, Anlayış, Nezaket, Adalet, Güzellik, Zafer, Sonsuzluk, Temel, Krallık’tır. Bunu nereden benimsediler ve yeniden yazdılar? Kadim Mısırlıların Ka ve Ka’nın tanrılar ile bağlantısı hakkındaki kavramlarından. Kadim Mısırlılar, örneğin, bebeğin kendi koruyucu sihirli kuvvetleri ile bakıldığına inanıyorlardı, yani Ka işareti ile belirtilen erkek ilahlar tarafından (yukarı kaldırılmış ellerin işareti) ve Khemsut (‘hemşireler’) adı verilen ve kafalarında ok işareti taşıyan kadın ilahlar tarafından. Çoğunlukla onların yedi çifti vardı (ve yedi kadim Mısırlılar için kutsal bir figürdür). Ve onların hepsi on dört isim ile temsil ediliyor: Kuvvet, Güç, Gelişme, Yiyecek, İbadet, Sonsuzluk, Parıldama, Pırıltı, İhtişam, Sihir (Kheka), Söz (Özdeyiş)(Yaratma İradesi), Vizyon, Bilinçli İşitme. 14 Kau ve 7 Ba ayrıca en yüksek Tanrıya atfediliyordu. Kendi sonucunuzu çıkarın. 

“Veya örneğin kabalacıların ruha nasıl yorum yaptığını ele alalım. Onlar çok uzun zaman önce Doğu insanlarının bildiği, insanın dünyasının makrokozmosa benzeyen bir mikrokozmos olduğunu tekrarlıyorlar. Ölümsüz ilahi madde mikrokozmosun ortasında yerleşiktir ve dışsal kabuklar ile çevrelenmiştir. Bu kabuklara ‘neshamah’ (can) adını veriyorlar bu zaten bildiğiniz kadim Mısır Akh’ına, karşılık geliyor, ‘ruakh’, bu kadim Mısırlıların Ba’sı ile aynıdır. Ama kabalacılar insanın kişiliğini ve onun iradesinin yerini ‘ruah’ kavramını dahil ettiler. Basitçe söylersek, Akh ve Ba Mısır kavramların tek bir demete bağladılar. Ve onlara göre üçüncü kabul “Nephesh”tir, bu kadim Mısırlıların Khat’ına karşılık gelen bedendir. Bunun yanı sıra, bu kabukların her birinin üç parçaya sahip olduğunu vurguluyorlar. Örneğin, ‘nephesh’ sadece fiziksel kabuğu içermiyor, ayrıca ‘nephesh’in ölümsüz kısmını da içeriyor.

“Ayrıca, izleyen yeniden dirilme için şeklini koruyan ölümsüz fiziksel beden olan ‘kemiklerin ruhları’. ‘Kemiklerin ruhları’ kadim Mısır terimlerinde Ka ve bizim terimlerimizde ‘astral çift’ anlamına geliyor. Ve kabalacılar tarafından saptırılan, yanlış yorumlanan bu üçlü kavramını kadim Mısır bilgilerinde ve inançlarında kolayca bulabilirsiniz.

“Kadim Mısırlılar insanı sadece beş elemente bölmüyorlardı, aynı zamanda bu elementler arasındaki ana üçlü birbirleri ile bağlantıya işaret ediyorlardı. Örneğin, ana üçlü her zaman sizin tarafınızdan biliniyor. Ka-Ba-Akh, ruhun insanın astral çiftine ve onun can – iradesine sıkı şekilde bağlı olduğunu gösterir. Veya Hayvan doğasının (Khu), insanın astral çifti (Ka) ve fiziksel bedeni (Khat) ile sıkı şekilde bağlı olduğu Ka-Khu-Khat üçlüsü. Ve onlar sadece bu üçlüyü göstermediler, aynı zamanda bu yapılar ile çalışma, etkiler, sonuçlar üzerine bütün öğretileri de yazdılar. Ayrıca, örneğin Sakh-Ba-Shu gibi kendini – geliştirmenin belirli seviyelerine ulaşmada özel üçlüye işaret ettiler, bunu size daha sonra anlatacağım. Bu bilgi kabalacıların yaptığı gibi hiç bir yerden icat edilmedi, onlar sadece başkalarının meyvelerini toplamadılar, aynı zamanda bunları böyle karmakarışık bir şeyi hazırlayan kendi özel kanıları ile karıştırdılar. Kadim Mısırlılar kendi bilgilerini, her şeyin basit ve açık olduğu saf kaynaktan aldılar. Öyleyse onu al ve kullan! Hayır, Musevilerin onu kendi şekillerinde saptırmaya, her şeyi inanılmaz seviyede karmakarışık hale getirmeye, her şeye kendi şekilleriyle isim vermeye ve kendi hedeflerini amaçlamaya ihtiyaçları vardı.  En komik şey, o kabalacıların ‘öğretisinde’ zeki bir okuyucunun gözlerinden kaçamayacak kadim Mısır kökleri çok açık bir şekilde görülmesiydi. Kabalacılar, Kabbala bilgisinin Adem’den Nuh’a, ve sonra İbrahim’e verildiği efsanesini popülerleştirmeye başladılar. Sözüm ona Musa’nın bu ‘gizli bilgi’ye sahip olduğunu ve yetmiş büyüğü bu öğretiye inisiye ettiğini ve sonra onların bunu insandan insana büyük bir sır olarak ‘seçtikleri kişilere’ aktardıklarını iddia ettiler.

“Böylece, İbrahim vasıtası ile bu bilginin Mısır’a ulaştığını ve burada bu “mistik öğretinin” bir kısmının “sızmasına” izin verdiğini yakıştırmaya başladılar. Ve bu yolla Mısırlılar ‘Kabbala’dan bir şeyler’ biliyorlardı ve Doğulu insanlar bile Kabbalanın bazı unsurlarını kendi felsefi sistemlerine dahil ettiler.

“Bu onların prensiplerinden biridir: önce birilerinin bilgilerini çalarlar ve sonra bunun onlara ait olduğunu ve fikirden başlayarak bunu ‘icat ettiklerini’ ve projenin kendisiyle bitirdiklerini ilan ederler. Bir çok Doğu sembolünü kabbalizme doldurdular, bu şekilde gerçekte bu bilginin gerçek anlamını çarpıttılar! Örneğin,  bu işaret size neyi hatırlatıyor?” Sensei yakındaki ince bir dalı aldı ve onunla kumda bir üçgen çizdi, üçgenin içinde bir çember ve çemberin içinde üç küçük çember çizdi, ortadaki çember diğer ikisinden biraz daha yüksekte idi. Aşağıya doğru üç küçük fırça darbesi yaptı ve bunları alttaki çizgi ile birleştirdi. “Siz hangi versiyona sahipsiniz?”

Nikolai Andreevich işarete bakarak, “Çok fazla versiyon yok. Çember içinde üç çember açıkça Doğuda popüler olan Shambala işaretidir. Ama altta bu büyük harf ile III olmadan.”

Sensei gülerek, “Ne? Doğu ile ilgisi yok”. “Kabalacılar bunu ‘Musevi üçlüsü’ olarak biçimlendiriyor, ilk üç sefirotun üçlüsünü tanımlamak için ‘shin’ harfi ekledikleri sözde ‘yaratıcı üçlü’: ortadaki çember Keter, Beyaz Kafa, Taç ve diğer ikisi Hokhmah (Baba) ve Binah (Anne).”

“Hepsi bu değil! Örneğin, En Sof sembolü (kabalacılar için ‘Varoluşun ebedi hali’, ‘sonsuz’, ‘kadimden en kadim’, ‘ondan şeylerin doğduğu’ anlamına gelir) kapalı bir göz şeklinde tasvir ediliyor.”

“Böylece, Zohar kitabında İncili mecazi terimlerde yorumluyorlar, bunun yanı sıra onu yeni Platonculuk ve gnostisizmin çeşitli unsurları ile karıştırdılar. Bunların hepsi  ruhun arınmasına ve yükselmesine teorik olarak çekici umut verici albenilerle örtüldü. Ve Mesih beklentilerine ve ana fikre, Tanrının Kendisinin inşa edemediği mükemmelliğin ideal dünyası olarak ‘Musevi’ insanlar için Mesih zamanının başlangıcına dayanıyor. Ve pratik Kabbala, kabalacıların özel ritüellerinden dolayı, özel ‘duaların’ ve insanın içsel eylemlerinin sözde aktif şekilde geçmişin ‘ilahi ve kozmik sürecine’ müdahale edebileceği ve kendi ‘bilgileri ve gizli güçleri’ yardımıyla bütün Evrendeki her şeyi ve herkesi etkileyebilecekleri inancına dayanıyor.

“Gerçekten bu güce ve gizli bilgiye sahipler mi?”

“Eğer dünyadaki tüm kabalacıları toplasanız, onların büyük ölçüde övülen ‘ihtişamlı güçleri ve bilgileri’ bu tüycüğü bile uçurmak için yeterli olmaz.”

“Kadim Mısır öğretilerinde ‘Sakh-Ba-Shu’ üçlüsü nedir?”

Sensei, “Bu oldukça ilginç bir konu”. “Kadim Mısır’da ‘Shu’ insan ‘gölgesi’ kavramına değinir, gerçekte o Ka tezahürlerinden biriydi. Ama ‘Sakh”…  Şöyle ifade edelim, Kadim Mısır’da ‘Sakh’ sözcüğünün bir çok anlamları vardı. ‘Sakh’ ‘aydınlanma’ anlamına geliyordu. Aynı sözcük, yıldızların kralı olarak düşündükleri Orion takımyıldızını ifade ediyordu. Bu arada, Osiris’i sık sık Orion olarak ve eşi İsis’i Sotis (Sirius yıldızı) olarak adlandırdılar. ‘Sakh) ayrıca en yüksek ‘aydınlanma’ anında insanın zihninin özel hali anlamına geliyordu. Sonra ‘kutsanmış atalar’, ‘antik çağların asil adamları’ demeye başladılar. Daha sonra, saray aristokrasisinden mühür taşımaya yetkili insanları ‘Sakh’ olarak isimlendirdiler. Ve bilgi dine çok derin kazıldığı zaman ve zamanla çok fazla şeyin kaybolmasının nedeni budur, ‘Sakh’ eski Mısırlıların ölüm sonrası inançlarını ölülerin koruyucusuna, mumya anlamına gelen bir terime,’ aydınlanma ‘ritüeline uygun olarak gömülen bir bedene dönüştürdü. Ama bundan sonra bile din ‘Sakh’ı daha kadim zamanlardan anlamlar ile, ‘gerçekten aydınlanmış insan’ kavramı ile, cennetin krallığında bahşedilen başka bir seviyenin erdemi ve niteliği ile, ayrıca en yüksek güç ve ‘ilahilik’ ile bağlantılandırmaya devam etti.

“İnsan dönüştürmelerinin ve fantezinin bu zincirinin ne kadar uzun olduğunu görüyor musunuz? Ama başlangıçta he şey basitti. ‘Sakh’ başlangıçta kadim Mısırlılar tarafından yaşam – veren enerji olarak açıklanıyordu. ‘Sakh-Ba-Shu’ hali nedeniyle, kadim Mısırlılar tarafından adlandırıldığı şekliyle veya bizim dilimizde söylendiği şekliyle, belirli ruhsal uygulamanın yardımıyla insanın ‘en yüksek aydınlanma’nın özel halinde ulaşmasıydı. Piramit şeklindeki binalar, ‘aydınlanma’ haline ulaşmada bu pratik için koşullardan biri olarak bunun için büyük rol oynadı. Önce bu taş piramit şeklindeki binalar veya tepeler idi. Bu arada daha sonra, kadim Mısırlılar tarafından piramit şeklindeki taş, kutsal ‘Ben-ben’ taşı, ibadet için nedenlerden biri olarak hizmet etti.

Ve bu arada bu ruhsal uygulama sadece kadim Mısırlılar ile sınırlı değildi. Bugünlerde modern insanlar tarafından ortaya çıkarılan bir çok piramit yapay olarak inşa edildi ve hala ‘mührü açılmamış ve bulunmamış olanlar kaotik binalar olmaktan çok uzaktır. Farklı zamanlarda inşa edilseler de, bunlar katı şekilde belirlenen koordinatlarda yerleşiktir, inşa zamanında belirli yıldızlara yönelik olarak yapılmışlardır. Küresel olarak bu bir tür haritadır. Böyle piramitlerin başlatıcıları bu bilgiye sahip olan insanlardı. İmhotep onlardan biriydi. O (İmhotep’in zamanından çok daha önce detaylandırılmış olan) küresel dünya mimari projesi hakkındaki bu bilgileri, diğer bilgiler ile birlikte onunla birlikte yıllarca çalışmasının sonunda Sokrovennik’ten aldı. (Sokrovennik Shambala’dandır).

“Sensei 4 kitabından”